Archive for Mayıs, 2008
Sünetullah ne demektir?
SÜNNETULLAH
“Allah’ın kanununda asla değişiklik bulamazsın.” (Ahzab 62)
Allah Teâlâ varlık âlemi ile ilgili kanunlar belirlemiştir. Tüm mevcudat ezelden ebede bu kanunlar doğrultusunda hareket etmektedir.
(dahası…)
Add comment Mayıs 13, 2008
Belanın Büyüğü küçüğü Kimin başına gelir?
Sa’d ibn-i Ebi Vakkas (ra) anlatıyor:
“Bir gün Efendimiz (sas)’e ‘Ey Allah’ın Elçisi! En büyük sıkıntılar kimlerin başına gelir?’ diye sordum. Şöyle buyurdu:
‘Belaların en ağırı peygamberlere gelir, sonra onlara en yakın olanlardan başlayarak derece derece aşağı doğru iner.
İnsan, dindarlığı derecesinde sıkıntıya uğrar.
Çok dindarsa, sıkıntısı da çok olur. Dindarlığı gevşerse, sıkıntısı hafif olur.
Bir kul günahlardan arınmış olarak yürüyüp gidene kadar sıkıntılar onun peşini bırakmaz.”
Add comment Mayıs 13, 2008
Yer Çekimini kim buldu?
Milli gazete’de şöyle bir olay okumuştum: Felsefeci bir öğretmen, övüne övüne yeni
buluşları anlatıyordu. Edison’dan başlayarak, Galileo’yu ve yer çekimini bulan Newton’u
anlatıyordu. Bu arada, sanatı bulandan çok, o sanatı yapan sanatkardan bahsedilmesini
isteyen bir talebe sorar:
— Hocam, Newton yer çekimini bulmadan önce biz nasıl düşmeden yaşıyorduk?
Öğretmen şaşırır:
— Newton yer çekimini bulmadan önce de yer çekimi vardı oğlum.
— Peki, o zaman kim koymuş o yer çekimini? O yer çekimi çok muazzam bir şey ki, bulmak
bile kişiye ün kazandırmış. Peki, o yer çekimini koyana hiçbir şey kazandırmamış mı?
— Çocuklar, vakit bitiyor, konuyu değiştiriyoruz.
Elbette… Konuyu değiştireceksin, işine gelmedi değil mi? İşine gelse idi, inanman lazımdı.
Ah gerçekler… Saklanmayın, çıkın artık, çömlek patlayalı yıllar oldu…
İşte böyle bir dünyada yaşıyoruz ki: Kanunları bulan övülüyor o kanunu kurana ise
sövülüyor. Fakat, artık sövemeyecekler, gerçekleri saklayamayacaklar. Çünkü, İslâm’a
sahip çıkan bir gençlik var. Öğreniyor, öğretiyor, yaşıyor… En azından, yaşamasa da,
yaşayamadığını biliyor ve üzülüyor. Velev ki bu gençleri;
Atsalar zindanlara Tıksalar çamurlara Gençlerin hesabı var Soracaklar onlara…
Ne demiş atalarımız: “Sessiz atın tekmesi pektir.”
GENÇLİĞİMİZE HEP SORMAYI ÖĞRETTİLER İNŞAALLAH BİZ, CEVAP VERMEYİ ÖĞRETECEĞİZ
Emine ŞEnlikoglu Gençliğin İmanını sorularlaÇaldılar?
2 comments Mayıs 13, 2008
Din Nedir?
“Din, Allah tarafından vaz olunmuş bir
kanundur. İnsanlara saadet yollarını gösterir, onların saadete erişmelerine delalet (isabet)
eden yaradılışlarındaki gaye ve hedefi, Allah’a ne suretle ibadet edileceğini bildirir. (255)
“Din, cemiyetin nizamı (düzenleyicisi) olma bakımından, beşeriyete (insanlara) lazım bir
müessesedir. Bu müessese ne kadar derin temellere, ne kadar derin hikmetlere dayanırsa
lüzumu da o nisbette artar.”
(255) İslâm Dini, İtikat ve Ahlâk – A. Hamdi Akseki.
Add comment Mayıs 13, 2008
Allah’ın özü ve nitelikleri nelerdir?
ALLAH AKLA SIĞMAZ
AMA AKIL ALLAH’I BULACAK KUVVETTEDİR
SORU: Allah’ın özü ve nitelikleri nelerdir?
CEVAP: Allah (c.c), yarattığı şeylerden, onların benzerinden ve hakikisinden başkadır.
Aslında insan, şu sınırlı âlemde, sınırlı düşünür, sınırlı görür, sınırlı duyar. Bu âlemde
insanın gördüğü şeyler, milyonda 4.5 nisbetindedir. Duyduğu şeyler de o kadardır. Meselâ,
saniyede kırk defa titreşim yapan bir sesi duymaz. Binleri aşan titreşimi de duymaz. Yani
ne çok az titreşimi, ne de çok titreşimi duyamaz. Öyleyse, insanın titreşimleri duyması
sınırlıdır. Ve milyonda birkaç nispetinde bir şeydir. Görüş ve duyuş sahası da çok dardır.
Bu kadar sınırlı gören, duyan, bilen bir insanın; Allah niçin görünmüyor? Nasıldır? demesi
O’na keyfiyet, kemmiyet izafe ederek, -hâşâ ve kellâ- O’nun üzerinde düşünmesi, kendini
ve haddini bilmemesi demektir. Sen nesin ve neyi biliyorsun ki, Allah’ı da bilesin? Allah
kemmiyet ve keyfiyetten münezzehtir.
(dahası…)
Add comment Mayıs 13, 2008
GÖk Cisimleri Dönüyor
DÜNYA VE GÖK CİSİMLERİ DÖNÜYOR
1 — “Sen dağları görürsün de yerinde duruyor sanırsın, oysa onlar bulutun geçtiği gibi
geçip giderler.”(42) Bu ayetin ifadesinden de anlaşıldığına göre Dünya dönmektedir.
(40-a) Zariyat: 47 (41) Enbiyâ: 30.
Çünkü, dağlar Dünya’nın parçaları olduğuna göre, Dünya’nın hareketi olmadan onlar için
bir hareket düşünülemez.
Çok büyük ve yuvarlak bir cismin dönüşünü farketmek zordur. Ancak belli noktaların
hareket etmesinden anlaşılır. Dağlar da, Dünya küresi üzerinde farkedilebilir en yüksek
çıkıntılardır. Onların hareketi ile Dünyanın döndüğü anlaşılır. Ayrıca buluta benzetildiğine
göre, Dünyanın gökte, boşlukta, muallakta durduğu da anlaşılır. (dahası…)
Add comment Mayıs 13, 2008
Ay’ın Sogumasına Kur’an dan Deliller.
1 — “Biz, gece ve gündüzü iki ayet yaptık. Sonra gece ayetini (ayı) silip, soğutup, gündüz
ayetinin (güneş) göstericisi kıldık.”
2 — “Siz mi daha çetinsiniz, yoksa sema mı?” Allah, onu bina etti. Boyuna yükseklik verip
onu nizama koydu. Gecesini kararttı, kuşluğunu çıkarttı. (46) Bu işleri yapan Allah,
insanları tekrar yaratmakta güçlük çeker mi?..
Bu ayetlerin işaretinden sonra, ilk zamanlar ayın bir ateş parçası iken, sonradan
soğutulmuş olduğu anlaşılmaktadır.
(45) Enbiya: 44 – Ra’d: 41.
(46) Nâziat; 27-28-29.
Add comment Mayıs 13, 2008
bir atadan geldiğimiz halde farklı renkler nasıl çıktı?
“Ey insanlar!.. Muhakkak ki, biz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık ve sizleri kabilelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız…” (Hucurat, 13).
Bu soruya, bir başka soru ile cevap verilebilir: Tek atadan farklı renk ve ırkların ortaya çıkmasına engel nedir? Hem tek atadan gelinir, hem de farklı renk ve ırklar ortaya çıkar. Aslında bu tip sorular, daha ziyade biyolojiyle alakası olmayanlardan gelmektedir. Çünkü, bir biyolog bilir ki, her anne, baba, büyük anne ve büyük babaların karakterleri belli oranlarda yavrularına geçer. Bu oranlar, “Mendel Kanunları” adı altında meşhurdur. Cenab-ı Hakk’ın koyduğu bu kanunlara göre; mesela bir fert boy bakımından yüzde 50 ihtimalle annesine, yüzde 50 ihtimalle babasına benzeyecektir.
(dahası…)
Add comment Mayıs 13, 2008
SORU : Allah niçin gözükmüyor, neden göremiyoruz?
CEVAP: Önce, ‘neden göremiyoruz? sorusunu cevaplayalım:
A) Görme, ihata (yani bir şeyi en ince teferruatına kadar bilme, kaplama) meselesidir.
Mesela: İnsanın vücudunda mikroplar vardır, hatta bir dişin dibinde belki birkaç milyon
bakteri bulunur. Bu bakteriler ellerindeki imkan ve aletlerle insanın dişini yontmaya,
yıpratmaya, aşındırmaya çalışıyorlar. Halbuki, insan, bakteriler bu işleri yaparken bunların
ne gürültüsünü duyar, ne de bu bakterilerin varlığından haberdardır. Onlar da tamamıyla
insanı göremez. Nasıl görsün ki, zaten kendisi çok çok küçük bir şey. Onlar, ancak o anda
neyin karşısında bulunuyorlarsa onu görürler. Hele hele, insanı, katiyyen ihata edemezler.
Esasen, insanı görüp tam ihata edebilmeleri için, onun dışında ve tamamen.müstakil, yani
ayrı olmaları ve aynı zamanda insanı görebilecekleri teleskop gibi bir göze sahip
bulunmaları lazımdır. Demek ki, ihata edemeyişleri, görmelerine mani oluyor. Eğer ihata
edebilselerdi, yani aynı anda insanın her tarafını kaplayabilselerdi, insanı görebileceklerdi.
Bu misal mikro aleme ait.
Bir de makro alemden misal vereyim. Büyük bir teleskopun
başına oturalım. Düşünelim ki, bu teleskop, ışık yılıyla üç milyar yıl ötesini
göstersin. Yine de bütün kainat ve mekanlar hakkındaki bilgimiz “Deryada katre” misali
olacak. Çünkü, ne kadar uzağı görebilirsek görelim, yine de daha ötesi var. Boşluk
(gökyüzü), sonsuza doğru gidiyor. Sadece teleskopla gördüğümüz saha hakkında bulanık
faraziyeler (yani şöyle olabilir, böyle olabilir) nevinden bir kısım malumata sahip olacağız.
Demek ki, biz kainatın idaresini, umumi şeklini, muhtevasını ve mahiyetini göremeyecek
ve idrak edemeyeceğiz. Çünkü, mikro alemde (çok küçük zerrecikler aleminde) olduğu gibi,
makro alemde (kainat gibi büyük alemde) de tam bir açıklamaya sahip değiliz.
Şimdi iyi düşün Kardeşim Aysel, daha biz mikro ve makro alemlerdeki varlıkları ihata
edememişiz, onlardan habersiz, daha onları göremiyoruz da, nasıl onları yaratanı
görebileceğiz? O kendisini göstermemeyi dilemiş üstelik.
Biz, ancak mikro alemdeki bakteriler misali, neyin karşısında duruyorsak ancak onu
görebiliyoruz. Yani gözümüz neyi ihata edebiliyorsa, neyi görebiliyorsa, onu görebiliyoruz.
Şöyle bir misal daha vereyim: Allah’ın varlığı meselesinde atomlardaki elektronların
durmadan hareket ettiğini yazmıştık. Ancak bazılarındaki hareketi görebiliyoruz, diye
ilmin yüzde yüz doğruluğunu ispat etmiş olduğu elektronların hareketlerini inkar mı
edeceğiz? Elbette hayır. Öyle ise, varlığında hiç şüphe edilmeyen Allah’ı (c.c.) görmüyoruz
diye inkar mı edeceğiz? Öyleyse, görmemek bir şeyin olmadığını göstermez. Ve O diyor ki,
ben, Lâtîf im. (30-a)
(30-a) Lâtîf; görünmeyen incelikte demektir. Meselâ, su, hava ve cam lâtîf olduğu için,
pencereden dışarıyı, bardaktan karşıyı görebiliyoruz…
Bir misal daha: Sütün içinde yağ ve peynirin bulunduğunu adımız gibi biliyoruz. Ama
sütün içinde ne yağ ne de peynir gözükmemektedir. Şimdi, biz kesin olarak bildiğimiz yağ
ve peyniri görmüyoruz diye inkar mı edeceğiz? Elbette hayır. O halde adımız gibi bildiğimiz
Rabbimiz’i, görmüyoruz diye inkar edemeyiz. (Belki adımızı unutabiliriz ama Rabbimiz’i
asla).
Bir yerimiz ağrıdığı zaman ağrıyı hissediyor, duyuyoruz ama göremiyoruz. Göremiyoruz
diye ağrıyı reddedemeyiz. Ağrıyı görmüyor, fakat hissediyorum, onun için de varlığına
inanıyorum, dersin.
Allah’ı görmüyorsun ama O’nu hissediyorsun, her sanatında O’nu görür gibi hissediyorsun.
Hele, bir de şöyle sakin kafa, selim bir akıl ile düşünürsen, büyük bir felaketle, dayanılmaz
bir acıyla karşılaşırsan, inadı, kibri ve gafleti bırakıp asli yaratılışınla başbaşa kalırsan,
başka bir şeye değil, inan sadece Allah’a yalvarır, O’ndan yardım dilersin…
Açık olan bir cereyan kablosunda, cereyanın olduğunu kesinlikle biliyoruz. Fakat onu
göremiyoruz. Cereyanı göremediğimiz halde, nasıl varlığını inkar edemiyorsak, Allah’ın da
varolduğunu bildiğimiz halde, göremiyoruz diye inkar edemeyiz.
Bir odada otururken, kapı ve pencereyi açtığımız zaman cereyanın bize etki ettiği, bizi
çarptığı bir gerçek. Cereyanı elle tutup, gözle göremediğimiz halde, nasıl inkâr etmemiz
mümkün değilse, Allah-u Teala’nın da sanatlarına bakıp, O’nun varlığını kabul ettiğimiz
halde, O’nu göremiyoruz diye inkar etmemiz mümkün değildir.
B) Nur, Allah’ın hicabıdır, yani perdesidir. Biz nuru dahi ihata edemiyoruz. Yani, her
tarafını çepeçevre sarıp kaplayamıyoruz. (En ince teferruatına kadar bilemiyoruz.)
Peygamber Efendimize (s.a.v), miraçtan döndüğünde sahabeyi kiram sordu: “Rabb’ini
gördün mü?” Rasulullah, bir defasında şöyle buyurdular: “Nasıl görürüm O’nu.” Başka bir
yerde buyururlar ki: “Ben bir nur gördüm. Halbuki, nur mahluktur yani yaratılmıştır. Allah
ise, nuru nurlandırandır. Yani nura şekil veren, biçim veren, tasvirini yapan Allah’tır. Nur,
Allah değildir. O’nun yaratığıdır.” Başka bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v): “Allah’ın hicabı
(perdesi) nurdur. Yani sizinle Onun arasında bir nur vardır.” Elbette göremeyiz.
Elbette gözümüz kamaşır, bakamayız. Şimdi, Allah’ın yaratmış olduğu Güneş’e
bakamıyoruz da, yani tam olarak göremiyoruz da, nasıl onu yaratan Allah’ı görürüz?
Elbette göremeyiz.
Aklımızı ele alırsak; doktorlar, kafa tasımızı yarıp, aklımızı görmek için baktıklarında,
göremiyorlar. Akıl yok da ondan mı göremiyorlar? Elbette hayır. Şimdi, aklı göremiyoruz
da, nasıl aklı yaratan Allah’ı göreceğiz? Elbette göremeyiz. Nasıl ki, aklı göremedik diye aklı
inkar etmemiz mümkün değildir. Akıl görünse dahi, Allah yine gözükmez.
Gelelim, ‘Allah (c.c) niçin görünmüyor?’ sorusuna:
Bazı müfessirler, ayet-i kerimedeki “İbadet etsinler”den maksat: “Beni tanısınlar, beni
bilsinler” demektir diye tefsir etmişlerdir.(30-b) Allah başka bir ayetinde:
“Amelce hanginiz daha güzeldir diye sizi imtihan etmek için hem ölümü, hem hayatı
yaratan O’dur. O azizdir, herşeye galibdir, gafur’dur (çok bağışlayandır)” (31)
buyurmaktadır.
(30-b) Bu konuda tam mutmain olmak için akaid okumak gerekir.
Diğer bir ayetinde: “Müslümanlar, öyle kimselerdir ki, onlar Allah’ı görmedikleri halde
inanırlar. (İnançlarını ispat eden) namazlarını dosdoğru kılarlar. Verdiğimiz rızıktan
yerler, başkalarına da yedirirler.”(32) Başka bir ayetinde de: “Sen ancak Kur’an’a tabi olan,
onunla amel eden ve görmediği Rahman’a içten saygı besleyen kimseyi sakındırırsın. İşte
onu hem bir mağfiretle (dünyadaki günahların bağışlanmasıyla), hem de iyi mükafatla
(cennetle) müjdele” buyurmaktadır. Kardeşim Aysel, ben Kuran’dan bu konu ile ilgili
ayetlerden sadece birkaç tanesini yazdım.
Rabbimiz, birinci ayette, cinleri ve insanları kendisini tanısınlar, ibadet etsinler diye, ikinci
ayette de, amelce hangimiz güzeliz, ölümü ve hayatı, yani şu yaşamımızı imtihan etmek
için yarattığını buyurmaktadır. Demek ki, insanın yaratılış gayesi Allah’a (c.c.) ibadet
etmekle, imtihan için gönderilmiş olmasıdır. Eğer, Allah (c.c.) gözükseydi, imtihanın
hükmü kalmazdı.
Böylece de Allah’ın emirlerini yerine getirenlerle, getirmeyenler bilinemezdi. Yazmış
olduğum üçüncü ayette de, Rabbimiz Müslümanların vasıflarını söylerken: “Görmedikleri
halde Allah’a (c.c.) inanırlar”, demektedir. Demek ki, mühim olan görmeden inanmaktır.
Görünce herkes inanır… O zaman inanmanın bir değeri olmazdı.
(31) Mülk: 2.
(32) Bakara: 3.
2 comments Mayıs 13, 2008
Nelere nazar değer?
Nazar haktır Sual:
İnsana, hayvana ve hatta cansıza da nazar değer. Nazar hastalık yapar, hatta öldürür. Kadınlara ve çocuklara daha çok tesir eder.
Peygamber efendimizin zamanında Esed oğullarından nazarı değen bir kimse var idi. Üç gün bir şey yemez, sonra çadırın bir tarafını kaldırıp oradan geçen bir deveye bakıp, (Bunun gibi bir deve hiç görmedim) der demez, deve yere düşer hastalanırdı. Müşrikler, bu adamı bulup Peygamber efendimizi nazarla öldürmesini istediler. Cenab-ı Hak da Resulullahı bunun nazarından korumuştur. Bu hususta Kalem suresinin (Nerede ise, kâfirler seni gözleri ile yıkacaklardı) mealindeki 51. âyeti inmiştir.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Nazar haktır.) [Müslim]
(Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar.) [İbni Adiy]
(İnsanların yarısı nazardan ölür.) [Taberani]
(Nazar neredeyse kaderi geçecekti. Nazardan Allahü teâlâya sığının.) [Deylemi]
(Kaderi geçecek bir şey olsaydı nazar geçerdi.) [Müslim]
Dnimizislam
Add comment Mayıs 13, 2008

