Posts filed under 'Allah'ın Varlığı'
Sünetullah ne demektir?
SÜNNETULLAH
“Allah’ın kanununda asla değişiklik bulamazsın.” (Ahzab 62)
Allah Teâlâ varlık âlemi ile ilgili kanunlar belirlemiştir. Tüm mevcudat ezelden ebede bu kanunlar doğrultusunda hareket etmektedir.
(dahası…)
Add comment Mayıs 13, 2008
Allah’ın özü ve nitelikleri nelerdir?
ALLAH AKLA SIĞMAZ
AMA AKIL ALLAH’I BULACAK KUVVETTEDİR
SORU: Allah’ın özü ve nitelikleri nelerdir?
CEVAP: Allah (c.c), yarattığı şeylerden, onların benzerinden ve hakikisinden başkadır.
Aslında insan, şu sınırlı âlemde, sınırlı düşünür, sınırlı görür, sınırlı duyar. Bu âlemde
insanın gördüğü şeyler, milyonda 4.5 nisbetindedir. Duyduğu şeyler de o kadardır. Meselâ,
saniyede kırk defa titreşim yapan bir sesi duymaz. Binleri aşan titreşimi de duymaz. Yani
ne çok az titreşimi, ne de çok titreşimi duyamaz. Öyleyse, insanın titreşimleri duyması
sınırlıdır. Ve milyonda birkaç nispetinde bir şeydir. Görüş ve duyuş sahası da çok dardır.
Bu kadar sınırlı gören, duyan, bilen bir insanın; Allah niçin görünmüyor? Nasıldır? demesi
O’na keyfiyet, kemmiyet izafe ederek, -hâşâ ve kellâ- O’nun üzerinde düşünmesi, kendini
ve haddini bilmemesi demektir. Sen nesin ve neyi biliyorsun ki, Allah’ı da bilesin? Allah
kemmiyet ve keyfiyetten münezzehtir.
(dahası…)
Add comment Mayıs 13, 2008
SORU : Allah niçin gözükmüyor, neden göremiyoruz?
CEVAP: Önce, ‘neden göremiyoruz? sorusunu cevaplayalım:
A) Görme, ihata (yani bir şeyi en ince teferruatına kadar bilme, kaplama) meselesidir.
Mesela: İnsanın vücudunda mikroplar vardır, hatta bir dişin dibinde belki birkaç milyon
bakteri bulunur. Bu bakteriler ellerindeki imkan ve aletlerle insanın dişini yontmaya,
yıpratmaya, aşındırmaya çalışıyorlar. Halbuki, insan, bakteriler bu işleri yaparken bunların
ne gürültüsünü duyar, ne de bu bakterilerin varlığından haberdardır. Onlar da tamamıyla
insanı göremez. Nasıl görsün ki, zaten kendisi çok çok küçük bir şey. Onlar, ancak o anda
neyin karşısında bulunuyorlarsa onu görürler. Hele hele, insanı, katiyyen ihata edemezler.
Esasen, insanı görüp tam ihata edebilmeleri için, onun dışında ve tamamen.müstakil, yani
ayrı olmaları ve aynı zamanda insanı görebilecekleri teleskop gibi bir göze sahip
bulunmaları lazımdır. Demek ki, ihata edemeyişleri, görmelerine mani oluyor. Eğer ihata
edebilselerdi, yani aynı anda insanın her tarafını kaplayabilselerdi, insanı görebileceklerdi.
Bu misal mikro aleme ait.
Bir de makro alemden misal vereyim. Büyük bir teleskopun
başına oturalım. Düşünelim ki, bu teleskop, ışık yılıyla üç milyar yıl ötesini
göstersin. Yine de bütün kainat ve mekanlar hakkındaki bilgimiz “Deryada katre” misali
olacak. Çünkü, ne kadar uzağı görebilirsek görelim, yine de daha ötesi var. Boşluk
(gökyüzü), sonsuza doğru gidiyor. Sadece teleskopla gördüğümüz saha hakkında bulanık
faraziyeler (yani şöyle olabilir, böyle olabilir) nevinden bir kısım malumata sahip olacağız.
Demek ki, biz kainatın idaresini, umumi şeklini, muhtevasını ve mahiyetini göremeyecek
ve idrak edemeyeceğiz. Çünkü, mikro alemde (çok küçük zerrecikler aleminde) olduğu gibi,
makro alemde (kainat gibi büyük alemde) de tam bir açıklamaya sahip değiliz.
Şimdi iyi düşün Kardeşim Aysel, daha biz mikro ve makro alemlerdeki varlıkları ihata
edememişiz, onlardan habersiz, daha onları göremiyoruz da, nasıl onları yaratanı
görebileceğiz? O kendisini göstermemeyi dilemiş üstelik.
Biz, ancak mikro alemdeki bakteriler misali, neyin karşısında duruyorsak ancak onu
görebiliyoruz. Yani gözümüz neyi ihata edebiliyorsa, neyi görebiliyorsa, onu görebiliyoruz.
Şöyle bir misal daha vereyim: Allah’ın varlığı meselesinde atomlardaki elektronların
durmadan hareket ettiğini yazmıştık. Ancak bazılarındaki hareketi görebiliyoruz, diye
ilmin yüzde yüz doğruluğunu ispat etmiş olduğu elektronların hareketlerini inkar mı
edeceğiz? Elbette hayır. Öyle ise, varlığında hiç şüphe edilmeyen Allah’ı (c.c.) görmüyoruz
diye inkar mı edeceğiz? Öyleyse, görmemek bir şeyin olmadığını göstermez. Ve O diyor ki,
ben, Lâtîf im. (30-a)
(30-a) Lâtîf; görünmeyen incelikte demektir. Meselâ, su, hava ve cam lâtîf olduğu için,
pencereden dışarıyı, bardaktan karşıyı görebiliyoruz…
Bir misal daha: Sütün içinde yağ ve peynirin bulunduğunu adımız gibi biliyoruz. Ama
sütün içinde ne yağ ne de peynir gözükmemektedir. Şimdi, biz kesin olarak bildiğimiz yağ
ve peyniri görmüyoruz diye inkar mı edeceğiz? Elbette hayır. O halde adımız gibi bildiğimiz
Rabbimiz’i, görmüyoruz diye inkar edemeyiz. (Belki adımızı unutabiliriz ama Rabbimiz’i
asla).
Bir yerimiz ağrıdığı zaman ağrıyı hissediyor, duyuyoruz ama göremiyoruz. Göremiyoruz
diye ağrıyı reddedemeyiz. Ağrıyı görmüyor, fakat hissediyorum, onun için de varlığına
inanıyorum, dersin.
Allah’ı görmüyorsun ama O’nu hissediyorsun, her sanatında O’nu görür gibi hissediyorsun.
Hele, bir de şöyle sakin kafa, selim bir akıl ile düşünürsen, büyük bir felaketle, dayanılmaz
bir acıyla karşılaşırsan, inadı, kibri ve gafleti bırakıp asli yaratılışınla başbaşa kalırsan,
başka bir şeye değil, inan sadece Allah’a yalvarır, O’ndan yardım dilersin…
Açık olan bir cereyan kablosunda, cereyanın olduğunu kesinlikle biliyoruz. Fakat onu
göremiyoruz. Cereyanı göremediğimiz halde, nasıl varlığını inkar edemiyorsak, Allah’ın da
varolduğunu bildiğimiz halde, göremiyoruz diye inkar edemeyiz.
Bir odada otururken, kapı ve pencereyi açtığımız zaman cereyanın bize etki ettiği, bizi
çarptığı bir gerçek. Cereyanı elle tutup, gözle göremediğimiz halde, nasıl inkâr etmemiz
mümkün değilse, Allah-u Teala’nın da sanatlarına bakıp, O’nun varlığını kabul ettiğimiz
halde, O’nu göremiyoruz diye inkar etmemiz mümkün değildir.
B) Nur, Allah’ın hicabıdır, yani perdesidir. Biz nuru dahi ihata edemiyoruz. Yani, her
tarafını çepeçevre sarıp kaplayamıyoruz. (En ince teferruatına kadar bilemiyoruz.)
Peygamber Efendimize (s.a.v), miraçtan döndüğünde sahabeyi kiram sordu: “Rabb’ini
gördün mü?” Rasulullah, bir defasında şöyle buyurdular: “Nasıl görürüm O’nu.” Başka bir
yerde buyururlar ki: “Ben bir nur gördüm. Halbuki, nur mahluktur yani yaratılmıştır. Allah
ise, nuru nurlandırandır. Yani nura şekil veren, biçim veren, tasvirini yapan Allah’tır. Nur,
Allah değildir. O’nun yaratığıdır.” Başka bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v): “Allah’ın hicabı
(perdesi) nurdur. Yani sizinle Onun arasında bir nur vardır.” Elbette göremeyiz.
Elbette gözümüz kamaşır, bakamayız. Şimdi, Allah’ın yaratmış olduğu Güneş’e
bakamıyoruz da, yani tam olarak göremiyoruz da, nasıl onu yaratan Allah’ı görürüz?
Elbette göremeyiz.
Aklımızı ele alırsak; doktorlar, kafa tasımızı yarıp, aklımızı görmek için baktıklarında,
göremiyorlar. Akıl yok da ondan mı göremiyorlar? Elbette hayır. Şimdi, aklı göremiyoruz
da, nasıl aklı yaratan Allah’ı göreceğiz? Elbette göremeyiz. Nasıl ki, aklı göremedik diye aklı
inkar etmemiz mümkün değildir. Akıl görünse dahi, Allah yine gözükmez.
Gelelim, ‘Allah (c.c) niçin görünmüyor?’ sorusuna:
Bazı müfessirler, ayet-i kerimedeki “İbadet etsinler”den maksat: “Beni tanısınlar, beni
bilsinler” demektir diye tefsir etmişlerdir.(30-b) Allah başka bir ayetinde:
“Amelce hanginiz daha güzeldir diye sizi imtihan etmek için hem ölümü, hem hayatı
yaratan O’dur. O azizdir, herşeye galibdir, gafur’dur (çok bağışlayandır)” (31)
buyurmaktadır.
(30-b) Bu konuda tam mutmain olmak için akaid okumak gerekir.
Diğer bir ayetinde: “Müslümanlar, öyle kimselerdir ki, onlar Allah’ı görmedikleri halde
inanırlar. (İnançlarını ispat eden) namazlarını dosdoğru kılarlar. Verdiğimiz rızıktan
yerler, başkalarına da yedirirler.”(32) Başka bir ayetinde de: “Sen ancak Kur’an’a tabi olan,
onunla amel eden ve görmediği Rahman’a içten saygı besleyen kimseyi sakındırırsın. İşte
onu hem bir mağfiretle (dünyadaki günahların bağışlanmasıyla), hem de iyi mükafatla
(cennetle) müjdele” buyurmaktadır. Kardeşim Aysel, ben Kuran’dan bu konu ile ilgili
ayetlerden sadece birkaç tanesini yazdım.
Rabbimiz, birinci ayette, cinleri ve insanları kendisini tanısınlar, ibadet etsinler diye, ikinci
ayette de, amelce hangimiz güzeliz, ölümü ve hayatı, yani şu yaşamımızı imtihan etmek
için yarattığını buyurmaktadır. Demek ki, insanın yaratılış gayesi Allah’a (c.c.) ibadet
etmekle, imtihan için gönderilmiş olmasıdır. Eğer, Allah (c.c.) gözükseydi, imtihanın
hükmü kalmazdı.
Böylece de Allah’ın emirlerini yerine getirenlerle, getirmeyenler bilinemezdi. Yazmış
olduğum üçüncü ayette de, Rabbimiz Müslümanların vasıflarını söylerken: “Görmedikleri
halde Allah’a (c.c.) inanırlar”, demektedir. Demek ki, mühim olan görmeden inanmaktır.
Görünce herkes inanır… O zaman inanmanın bir değeri olmazdı.
(31) Mülk: 2.
(32) Bakara: 3.
2 comments Mayıs 13, 2008
Kur’ân Ahlakında Erkek Karakteri.
Kuran ahlakının yaygın olarak yaşanmadığı bir toplumda insanların karakterini belirleyen başka etkenler de vardır. Buna bir örnek olarak ‘erkek adam dediğin…’ diye başlayan anlayış verilebilir. Bu mantığa göre, erkek karakterinin ilk prensibi daima üstün olmaktır. Bu anlayışa sahip toplumdaki diğer etkenler de zaten erkeğin bu üstünlük iddiasını destekleyecek niteliktedir. Kısaca, bu ve buna benzer mantıkların sonuçları, gençleri gerçek anlamda sevgi, saygı, merhamet gibi üstün ahlaki özelliklerden uzaklaştırmaktadır. Tüm bunların yanında gençlere verilen eğitimin de önemli bir yeri vardır. Bu da zaman zaman haklı olanın değil güçlü olanın üstün olduğunu savunan, zayıf ve aciz insanların toplumdan silinmesini öngören, insanlara şefkatsizlik, acımazsızlık, çıkarcılık telkini yapan Darwinist öğretilerin gençlere sistematik olarak telkin edilmesidir.
(dahası…)
7 comments Temmuz 27, 2007
İnsanda olması gereken sabır nedir?
İnsanları karanlıklardan nura çıkaracağı bildirilen Kuran’da (İbrahim Suresi,1), emredilen tavırlardan biri “sabretmek”tir. Kuran’da öğretilen gerçek sabır, sadece zorluklar karşısında değil, aksine hayatın her anında yaşanan bir ahlak özelliğidir. Gerçek sabır, zorluklarda olduğu kadar rahatlık ve nimet içindeyken de güzel ahlakta kararlılık ve istikrar göstermeyi, bir an olsun bunlardan taviz vermeyerek bir ömür süresince bu ahlakla yaşamayı gerektirir. (dahası…)
2 comments Temmuz 27, 2007
Muhabbetullah Nedir?
Allah’ın halis kulları, O’ndan bir şey bekleyerek değil, Rabb olduğu için O’na kulluk edenlerdir. Allah cennet ve cehennemi yaratmasaydı bile, O’na karşı aynı şekilde kulluk ederlerdi.

Şüphesiz Allah-u Zülcelal’in sevgisi, kulluğun en son makam ve en üstteki derecesidir. Tevbe ve sabır gibi diğer makamlar bu son makama ulaşmak için basamaklardır. Allah-u Zülcelal’i sevmek kalben maddi ve manevi manada O’na yakın olmak için istek ve iştiyak duymasıdır. Allah-u Zülcelal’e itaat ve ibadet etmek de bu sevginin ürünleridir.
Add comment Temmuz 27, 2007
ReenKarnasyon İslamda var mıdır?
Tenâsüh, rûhun, ölümden sonra, başka bir bedende yeniden dünyaya gelmesidir
.
Tarihin çok eski devirlerine dayanan ve Hint felsefesinde kendini kuvvetli bir şekilde hissettiren
bu inancın farklı biçimleri olsa da, tenasühe inananlar genel olarak iki gruba ayrılır: Birinci gruba göre, rûhlar bedenlerini terkettikten sonra aynı veya farklı türden olan bedenlere geçerler. Bu görüşe göre tenasüh ceza ve sevap türündendir. İkinci gruba göre ise, rûhlar bedenlerinden ayrıldıktan sonra sadece kendi türlerinden olan bedenlere geçerler, başka türlere geçmezler
.
Reenkarnasyon (Rœincarnation) ise, tenasüh, tekammüs, tecessüd-ü cedîd
, rûhun bir cisimden ötekine kimi kez de, insandan hayvana, hayvandan insana geçmesi, rûh göçü
manâlarına gelirken, bu fikri savunan bazı gruplara göre tenasühten faklı ve daha husûsi bir manâda kullanılmaktadır.
Batı’da, rûhun, ölümden sonra, yine bir insan bedenine geçmesine, reenkarnasyon, hayvan bedenine geçmesine ise, transmigrasyon (transmigration)
dendiğine de şâhid oluyoruz ki
, bu durumda transmigrasyon, tenâsühe denk gelmektedir.
Yeni tenasühçüler
olarak da isimlendirebileceğimiz, günümüzde reenkarnasyonu savunan kimselere göre, reenkarnasyon yani dünyaya tekrar gelişin Hint felsefe ve dinlerindeki tenasüh ile esas ve amaç bakımından hiç bir ilgi ve münasebeti yoktur. Çünkü, tenasühte tekâmül (varlık derecesinin veya rütbesinin artması) fikri yoktur. Cezâ ve mükâfat esasına göre bir geliş, gidiş vardır
. Reenkarnasyonda ise, dünyevî bağlardan kurtulamamış rûhların tekâmül için dünyaya tekrar gelmesi vardır. Tekâmülde hiç bir zaman geri dönülmeyeceği (tedennî yani alçalış olmayacağı) kabul edilmiştir
.
İslâm âleminde geçmişte tenasüh inancına inanan bazı din dışı guruplar
, günümüzde ise husûsî bir reenkarnasyon anlayışına sahib olanlar (bunlardan bazıları reenkarnasyonun İslâm’daki âhiret inancına aykırı düşmediği, sadece tekâmül gayesini güttüğünü söylemektedir) iddiâlarına destek bulmak için, Kur’ân-ı Kerîm’den bazı âyetleri örnek olarak göstermişler ve böylece pek çok âyetin reenkarnasyon ifâde ettiğini veya edebileceğini söylemişlerdir.
(dahası…)
1 comment Temmuz 20, 2007
Kıyamet ne zaman ve nasıl gerçekleşecektir ?
Kıyamet Saati
“Kıyamet, filan tarihte kopacaktır.” demek haddime olmadığı halde, burada size tarih tahmin etme cüretinde bulunacağım. Elbette kimse yarın başına ne geleceğinden emin olamaz. Ama, ölüm yaklaştıkça, yakınlığını hissedersiniz. Yaratan, yaklaşarak iyice açıklanma noktasına gelen kıyameti “Neredeyse gizleyeceğim.”(1) diyor. Kıyamet iyice yaklaştığında da, geldi geliyor demeye başlarsınız ve tahminleriniz doğruya yaklaşır.
Allah şöyle uyarır: “Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun zamanını Ondan başkası açıklayamaz. O göklere de, yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.”(2)“Kıyametin zamanı hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.”(3)“Kıyamet yaklaştıkça yaklaşmıştır.”(4)“Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz. Habersiz oyalanıyorsunuz.”(5)

26 Ekim 1992 gecesi rüyamda kıyametin kopuşunu görmüştüm. Kıyametin başlayacağını anlayınca, caddelere daldım; karşılaştıklarımı kollarından tutup, ahirete hazırlanmamız gerektiğini anlatıyordum. Her kimi yakaladıysam, sözümü bitiremeden elimden sıyrılıp gitti. Anlatamamamın üzüntüsüyle koşuştururken, yıkılış başladı ve ben köşeme çöküp, ölümü izledim. (dahası…)
2 comments Temmuz 20, 2007
Ölüm ve Sonrası HAkkında.
Hicretin 9. senesi Muharrem ayı idi. Medine’ye gelen heyetlerden biri de on kişilik Benî Esed Kabilesi idi. Müslüman olduklarını Resûl-i Ekrem Efendimize arzettikten sonra şöyle dediler:
“Yâ Resûlallah! Herkes kıtlık ve kuraklık içinde sıkıntıdan kıvranırken, biz kendi rızamızla kalkıp geldik. Başka kabileler gibi seninle harp etmeden Müslüman olduk.”1
Bu sözleriyle Peygamber Efendimizin, Müslüman olduklarından dolayı kendilerine minnettâr kalması gerektiğini ifade etmek istiyorlardı. Bu minnettarlık sebebiyle de bol ihsana mazhar olmayı ümit ediyorlardı. Henüz Müslüman olduklarından ve İslâmın engin ruhuna vakıf bulunmadıklarından dolayı bu tarz bir tavır takındıkları muhakkaktı.
Halbuki, iman etmekle ancak kendilerine fayda temin etmiş oluyorlardı. Bu sayede ebedî hayatlarını mahvolmaktan kurtarmış oluyorlardı. İman etmekle Resûl-i Ekremin şahsına elbette bir fayda temin etmiş değillerdi. Bu sebeple bu tarz davranışları son derece yersizdi ve İslâm ruhuna uygun değildi. Nâzil olan âyet-i kerime bunu açıkça ortaya koydu:
“Onlar İslâma girmekle seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki: Müslümanlığınızı başıma kakmayın. Eğer îmânınızda sâdıksanız, sizi îmâna kavuşturduğu için asıl sizin Allah’a minnetar olmanız gerekir.”2
Mü’minin vazifesi, kâinatta en büyük ve en yüksek hakikat olan îmânı elde etmiş olmasından dolayı, Cenâb-ı Hakka şükür ve hamddır. Bunun dışında îmânına mukabil hiç bir maddî-mânevî menfaat beklememeli, hattâ kalben dahi arzu etmemelidir. Zira, îmân nimetine kavuşmanın ve Müslümanlık şerefiyle şereflenmenin karşılığı olarak verilecek mükâfat uhrevîdir. Ancak, o âlemde Cenâb-ı Hak fazl ve keremiyle bu eşsiz mükâfatı ihsan eder.
İmân ve Kur’an’a ait hizmetlerin sevap ve mükâfatları da uhrevîdir, âhirette verilir. Binâenaleyh, hem îmân edip Müslüman olan, hem de Kur’an ve İslâmiyete hizmet eden Müslüman, bu hizmetlerinden dolayı dünyevî bir mükâfat ve menfaat beklememelidir. Bekleyip kalben arzu ettiği takdirde dindeki ihlâsını kaybetmiş sayılır. İhlâsın zayi olması ise, ibâdetlerin makbuliyet sırrını ortadan kaldırır. Allah korusun, insanı mânen müflis duruma sokabilir. Bunun yanında imân ve Kur’an’a hizmet eden bir insan, istemediği ve kalben arzu etmediği halde maddî bir mükâfata bu hizmetinden dolayı nâil olsa, bunu, Cenâb-ı Hakkın kendisine bir ihsanı bilip verenlerin minneti altına girmemelidir. Ayrıca “Bu maddî menfaat ve ücret dinî hizmetimden dolayı veriliyor” hissine de kapılmamalıdır.
1. Tabakât, 1:292; İbn-i Kesîr, 4:170
2. Hucûrat Sûresi, 17.
*sorularla islamiyet
Add comment Temmuz 20, 2007
Ölüm Nedir?
Sonsuz ilâhî fiillerden birisi: İmate; yani, ölümü tattırma; ruhun bedendeki tasarrufuna son verme. Ruh, Allah’ın en mükemmel, en harika ve en bilinmez eseri. Muhyi (hayat verici) isminin tecellisiyle hayat nimetine kavuşmuş. Bu nimet ve şeref artık ondan ebediyen geri alınmayacak. Kabirde de, mahşerde de, cennet veya cehennemde de devam edecektir.
Ruh yaratmak gibi, her ruha uygun bir beden inşa etmek de Allah’ın en hikmetli ve rahmetli bir icraatı. İşte ölüm kanunuyla o misafir ruh, bedenden soyuluyor, süzülüyor ve kendine mahsus bir başka âleme göç ediyor.
(dahası…)
Add comment Temmuz 20, 2007

