Peygamber efendimiz niçin çok kadınla evlenmiştir?

Temmuz 26, 2006 at 23:30 p 28 yorum


Hz. Resul Efendimiz isteseydi daha gençliğinde iken ; genç , zengin bir çok kızla evlenebilirdi. Bu imkanı vardı fakat evlenmemişlerdir:

Peygamber efendimiz kendi döneminde ‘Muhammedü’l-emin ‘ (güvenilir Muhammed ) olarak adlandırılmış ,sadece zenginlerin üye olabildiği ‘Hılfu’l-fudul’ derneğine zengin olmadığı halde kabul edilmiş ,çevresince kendine güvenilen ,genç,ahlaklı ve yakışıklı bir insandı.Kabeyi su bastığı zaman ‘ Haceru’l –esved ‘ taşını , kabile reisleri arasında tek reis olmayan peygamberimiz yerine koymuştur.Peygamber efendimiz peygamberliğini ilan ettiği zaman Mekkeli müşrikler peygamberimize şu teklifte bulunurlar : ‘Ey Muhammed eğer sen para istiyorsan sana para verelim, başımıza başkan olmak istiyorsan seni başkan yapalım, eğer istiyorsan seni kabilemizin güzel kızlarıyla evlendirelim.Yeter ki sen bu davadan yani islamı anlatmaktan vazgeç. ‘

Peygamberimiz onlara şu cevabı verir: ‘Bir elime ayı , bir elime güneşi koysanız ben bu davadan vazgeçmem.’

Görüldüğü gibi Peygamberimizin dünya malına düşkün olması veya benzeri bir iddia gerçek olsa idi , daha genç iken tüm bu imkânları elinin tersi ile bir kenara itmemesi gerekirdi!Ama O Yüce insan , insanları battığı ahlaksızlık ve kötülük batağından kurtarmak için mücadele ve iftiralara muhatap olma pahasına iyiliği tebliğ ve yayama yolunu tercih etmişlerdir…

Peygamberimiz 25 yaşına kadar evlenmemiş , ibadetle meşgul olmuştur.

Peygamber efendimiz 25 yaşında iken 40 yaşında ve dul olan Hz. Hatice ile evlenir.Hz. Resul Hatice annemizle zenginliği için evlenmemiştir.Çünkü Hz. Resul , Hz. Hatice’nin tüm malını Allah yolunda dağıtmıştır(Hz. Resul daha sonra kendisine gönderilen hediye ve altınları da fakirlere dağıtacaktır.) Hz. Hatice ile peygamberimiz 25 sene evli kalırlar.Hz. Hatice , peygamberimize :’Ey Muhammed ben yaşlandım , artık başka hanımla evlen ‘ deyince peygamberimiz şu cevabı verir: ‘ Böyle söyleme Hatice , üzülürüm.’Hz. Hatice 65 yayında vefat eder. Hz. Resul 2-3 sene daha kimse ile evlenmez , 53 yaşına gelir.

Not : O dönemde ‘sahabi’ ( Peygamber Efendimizin arkadaşları) savaşlarda şehit oluyor, eşleri dul, çocukları yetim kalıyordu. Peygamberimiz sahabiye bu dul hanımlar ile evlenmelerini, onları evsiz, çocuklarını bakımsız bırakmamalarını tavsiye ediyor, kendisi de bu dul hanımlar ile 53 yaşından sonra evleniyorlar.

Hz. Sevde: 53 yaşında, dul.

Hz. Aişe: Peygamberimizin dul olmayan tek eşidir. Peygamberimiz genç yaşta olan (17-18 yaşlarında : Hz. Aişe’nin ablası Esma hicrette 27 yaşındaydı. Hz. Aişe ablasından 10 yaş küçük olduğuna göre onun da hicrette tam 17 yaşında olması gerekir. Ayrıca Hz. Aişe peygamberimizden önce Cübeyr’le nişanlanmış, daha sonra dini nedenlerle ayrılmışlardı. Demek ki evlenecek çağda bir kızdı, nişanlanmış, nişan bozulmuş sonra peygamberimizle evlenmiştir-) Hz. Aişe ile evlenir. Müslüman hanımların sormaya utandığı sorulara cevap vermesi için peygamberimiz Hz. Aişe ile evlenmiş ve onu öğretmen olarak yetiştirmiştir. Hz. Aişe peygamberimizden 2000 hadis rivayet etmiş, Müslüman kadın ve erkeklere öğretmenlik yapmış, hatta Müslüman orduların komutanlığını dahi üstlenmiştir.

Hz. Hafsa: Dul,

Huzeyfe kızı Zeynep: 60 yaşında dul,

Ümmü Seleme: 65 yaşında 4 çocuklu dul,

Cahş kızı Zeynep: Dul,

Ümmü Habibe: 55 yaşında dul,

Cüveyriye, Safiye: Esir (esir ve cariyelerle evlenmek âdet değil iken peygamberimiz onlar ile evlenerek onların da aile kurma haklarının olduğunu , onlarında insan olduğunu çevresindekilere ispat eder .)

Meymune: 2 çocuklu dul,

Mısırlı Mariye: Cariye

Hz. Resul 50 küsür yaşına kadar tek eşle evli kalıyor ,her türlü dünyevi teklifleri reddediyor ve 50 yaşından sonra genç ve zengin bir çok kız yerine koruma ve tebliğ amacını güden , karşılıklı rızaya dayanan evliliklerini objektif olarak inceleyen herkes evliliklerin hiç birinde dünyevi bir amaç olmadığını görebilirler yeterki tarafsız olarak olayları inceleyebilelim.

Bazılarının aklına şu soru takılabilir, evlenmeden o kadınlara yardım yapılamaz mı idi ?

NE KADAR IYI BILINIRSE BILINSIN BIR ERKEK DUL BIR KADININ EVINE ARADA BiR BILE OLSA VE KADINLAR 50-55-65 YASLARINDA BILE OLSA UGRARSA DEDIKODU KAÇINILMAZ OLUR! ÖZELLIKLE BÜTÜN PROJEKTÖRLER ÜZERINE ÇEVRILI VE DEVAMLI HATASI ARANAN BİR UYARICI VE “REJİM DÜŞMANI “ ( ! ) OLURSAN… HZ. MUHAMMAD’E DÜŞMANLARI (HAŞA ) “ DELİ, CİNLENMİŞ , YALANCI… “ DEDİLER AMA HİÇ BİR DÜŞMANI ONA ” ŞEHVET DÜŞKÜNÜ , ÇIKARCI, RÜŞVETÇİ , …” DİYEMEMİŞTİR. ÖZELLİKLE BU KONULARDA DÜŞMANDAN DAHA İYİ ŞAHİT Mİ OLUR.. AYRICA EFENDİMİZİN OLAYA CİNSEL AÇIDAN YAKLAŞMADIĞININ BİR DİĞER DELİLİ BAZI ” ANNELERIMIZIN” YAŞLARINDAN DOLAYI O TÜR IHTIYAÇ DÖNEMINI ÇOKTAN GEÇTİKLERİDİR HELE YAS 50 -65 ARASI İSE VE ÜLKE INSANLARIN ERKEN OLGUNLASIP YASLANDIGI SICAK BIR ÜLKEDE YAŞLANILIYORSA … YAZI BÜTÜNÜ İLE OKUNUNCA ZATEN HZ. MUHAMMED’IN DÜNYA ZEVKINE DÜSKÜN OLMADIGININ ÖRNEKLERI ILE DOLU OLDUĞU GÖRÜLECEKTİR.

NE MUTLU O’NA VE O’NUN İZİNDEN GİDEBİLENLERE !

Bazı ön yargılı çevreler Hz. Zeynep annemiz ile Hz. Resul’ün evliliklerine dillerine dolarlar. Güya Hz. Zeynep’ten hoşlanan Hz. Resul onun eşinden boşanmasını bekleyip onunla evlenir. Halbuki Hz. Zeynep Hz. Resul’ün akrabasıdır ve daha onu kız iken tanımaktadır. İstese onunla kız iken evlenebilirdi. Halbuki evlenmedi ve kendi eli ile Zeynep’i evlatlığı olan kölesi ile evlendirir. Ailenin devamı için huzursuzluk baş gösterip, boşanma talepleri gelince Hz. Resul hep bunlara engel olur. Fakat aile kendiliğinden dağılıp boşanma vuku bulunca her konuda, her türlü tapuyu yıkmakla görevlendirilen Hz. Resul, evlâtlıkta evlât gibidir. Evlenince hanımı kızın gibi olur türünden ön yargıları yıkmak için Allah’ın ayeti ile emretmesi üzerine Hz. Zeynep ile evlenir. Tapu dolayısıyla dedikodular çıkacağını bile bile, çünkü Hz. Resul insâni olmayan tüm tapu-taassuplara savaş açmıştı: Kadın savaşmıyor, miras alamaz, kız çocuğu uğursuzdur, namusumuza leke getirebilir, diri diri gömülmelidir. Soy erkek çocuktan devam eder, kız çocuk soyun kesilmesine neden olur…gibi bir çok günah – zararlı ön yargıları, yaşayarak, hayatıyla peygamber efendimiz yıkmış, yok etmiştir.

Hz. Muhammed’e atılan bir diğer iftira ‘da HZ. Safiye ile evlenmeleri olayıdır : Güya Hz. Resul esir olan Safiye annemize “ benimle evlenirsen seni serbest bırakırım , “ diye bir teklifte bulunmuştur. Halbuki olay şöyle gelişmiştir:

…Savaşta esir olan yahudilerden olan Hz. Safiye ‘ye Hz. Resul “ sana bir teklifim var , istersen serbestsin mallarını al ve git , istersen sana evlenme tekif ediyorum ,müslüman ol , yanımda kal “ teklifini özgür ve hür iradesiyle değerlendiren Hz. Safiye annemiz , kendi isteği ile teklifi kabul eder ve Hz. Muhammed’in yanında kalır. Bunun üzerine Müslümanlar “ biz annemizin akrabalarını esir etmeyiz , “ diyerek esir edilen tüm yahudileri serbest bırakırlar… yahudilerde bu gelişmeler üzerine islama girerler…

1.

Peygamber Efendimiz bir günde iki öğün sıcak yemek yememiştir. Bazen aylarca evinde sıcak yemek bulunmazdı. Sirke ile kuru ekmek yer ve “Ne güzel nimet” buyururdu. Hasır üzerinde yatar, uyandığı zaman vücudunda hasırın izleri belli olurdu. Müslümanlar uyurken gece yarısı kalkıp namaz kılmak kendisine farzdı. Kendisine iftar etmeden birkaç gün üst üste oruç tutmasına izin verilmiştir.
2.

Hz. Resul insanlara karşı merhametli idi. Kendisini her türlü kötülükten koruyan amcası Hamza’yı öldürüp ciğerlerini yiyen Hint’i ve katili Vahşi’yi affetmiş, kendine hakaret edip, Müslümanları öldürüp aç ve susuz yurtlarından kovan Mekke Müşriklerini,Hayber’li yahudilerin hidayet bulmaları için onlara dua etmiştir.Kendisini zehirlemeye çalışan Yahudi kadını afetmiş , bir topluluk içinde kendisine karşı ağzı bozuk ve saygıdan uzak bir şekilde konuşan kadına karşı takındığı yumuşak ve seviyeli tutumu ile kadının hal ve hareketlerinin değişmesine sahip olmuş , çevresine gerektiğinde nükteler yapan , Nisa suresini dinlerken gözyaşlarını tutamayan ,” insanlara hizmet eden insanların efendisidir” buyurup ,halka gerektiğinde eliyle su dağıtan , kibirleden uzakişleri paylaşmayı seven ,evinde iken herkes gibi ” ayakkabılarını tamir edip,elbiselerini dikip temizleyen kendi işini kendi gören ,koyunları sağan b.r insan olan Hz. resul çocukları da çok severdi : Onları bir sıraya dizer karşılarına geçer “ bana ilk gelene hediye vereceğim” derdi, çocuklar sevinç içinde O’na koşar çevresini sararlardı. Torunlarını sırtına alır , namazda iken onların kendi sırtlarına çıkmalarına izin verirdi.Bayram günü ağlayan ,aç bir çocuğu temizleyip doyurmuş ,ona bayram sevincini tattırmış , her çocuğa yetişkin gibi selam verip, onlarla şakalaşır ,namaz esnasında ağlayan bir çocuk sesi üzerine , çocuğun ailesinin cemaat içinde olabileceğini düşünüp namazı hızla bitirmiş , kendisine 9 sene hizmet eden Enes’i bir defa bile azarlamamış … bir insandı.
3.

Hz. Resul hayvanlara ve bitkilere de merhametli idi. Yere uzanmış iken elbisesinin üzerine yatan kediyi uyandırmamak için elbisesini keserek ayağa kalkar, islâm ordusunun yolu üzerine çıkan bir köpek ve yavrusunu rahatsız etmemek için ordunun yolunu değiştiren , susuz bir deve görünce eli ile ona su veren peygamberimiz , savaş vakti bitkilerin kesimini yasaklamış, “yarın kıyamet kopacağını bilseniz ağaç dikin” buyurarak insanları ağaç dikmeye davet etmiştir.

Peygamberimiz evlilikleri ile büyük bir merhamet örneği göstermiş, hayatının son senelerinde karşılıklı rıza ile fedakârlık göstererek Müslüman hanımlara kol kanat germiştir. Ayrıca bu evlilikler Peygamber Efendimizin hanımlarının kabilelerini de etkilemiş, onların kendiliğinden İslâm’a ısınıp kabul etmelerine vesile olmuştur.

HZ. RESUL HAKKINDA BATILI AYDINLARIN BAZI SÖZLERİ:

Thomas Carlyle:’İnsanlar her şeyden daha fazla Muhammed’e kulak vermelidir. Diğer bütün sözler, onun karşısında boş sözlerdir.’

Prof.Dr.H. Mones:’O’nun her sözü bir vecizedir.’

Jane Pelo:’O’nun davasında heyecanı asildi.’

Aleksi Lovazon:’O Allah tarafından gönderilmiş bir hak peygamberdir.’

G’la Faytt:’Ey şanlı arap!Aşk olsun sana….Adaletin ta kendisini bulmuşsun.’

Raymons Leronge:’14 asır geçmesine rağmen Hz. Muhammed bu zamanın tek rehberi,tek hidayet resulüdür.’

Sosyolog V.D.Eratsen:’Ben şahsen Hz. Muhammed’in hayranıyım.’

Prof.Jules Masserman:’Bütün zamanların en büyük lideri Muhammed idi.’

Prof.Dr. Michael Hart:Muhammed tarihte dini ve dünyevi açılandan en üstün başarıya ulaşmış tek kişidir.’

Tolstoy: Muhammed, hürmet ve saygıya fazlasıyla lâyıktır.

Gibson: Hz. Muhammed’i sevmeyenler onu yeterince tanımayanlardır.

Dostyoyevski: Büyük İslâm Peygamberi yüce yaratıcının katına çıkıp onunla buluşmuştur. Ben Mirac’a bütün kalbimle inanıyorum.

B. Smith: Büyük liderlerin hayat ve karakterleri ile yapılan eleştiriler İslâm Peygamberi için yapılamaz.

Prens Bismark: Senin asrında yaşayamadığımdan dolayı çok üzgünüm Ey Muhammed. Kur’an Allah’ın kitabıdır. İnsanlık senin gibi bir kabiliyeti bir defa görmüş bir daha göremeyecektir. Ben senin önünde hürmet ve saygı ile eğilirim.

Geothe: Hiç kimse Muhammed’in kurallarından daha ileri bir adım atamaz. Biz Avrupa Milletleri medeni imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki bu yarışmada kimse onu geçemeyecektir.

Shebol: Hz. Muhammed insan olması itibari ile bütün insanlık onunla övünür. Biz Avrupa’lılar 2000 sene sonra onun kıymetine ve hakikatine yetişsek en mesut ve en bahtiyar nesiller oluruz.

Bernard Shaw: Ben bu hayret uyandırıcı insanın hayatını inceledim. Benim görüşüme göre onu insanlığın kurtarıcısı olarak tanımamız lâzımdır.

Voltaire: Türk kardeşime diyeceğim ki; senin dinin bana çok saygı değer bir din görünüyor… senin dinin çok asil.

Lamartine: İnsan büyüklüğü hangi ölçüyle ölçülürse ölçülsün acaba ondan daha büyük bir insan bulunur mu?

Knematirul: Herkesin itiraf etmekten çekindiği şeyi ben haykırıyorum. Hz. Muhammed hiç kimse ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir devrimcidir.

HZ AİSENİN YAŞI

Hz. Aişe validemizden yapılan bir rivayet :
“Hz. Muhammed henüz Mekke de iken ve bende oynayan bir çocuk iken “onların vadeleri kıyamettir. Kıyamet ne dehşetli ve ne acıdır!” mealindeki (kamer s. 46) ayet inmişti… (Buhari 1.cilt Telifil Kur’an bahsi)” Bu sure Mekke devrinin birinci döneminde(4. yıl) inmiştir. Hz.Aişe validemiz bu sure ve ayetleri net olarak hatırladığına göre yukarıdaki iddianın doğru olması mümkün değildir.Olayları ayrıntılarıyla hatırlayabilmek ve sokakta oynayan bir çocuk olması için en az beş veya altı yaşında(veya daha büyük) olması gerekir. Kamer suresi Mekke devrinin dördüncü yılında indiğine göre dördüncü yılda beş-altı yaşında olması gerekmektedir.Ayrıca Kız kardeşi Esma ; Kardeşi Esma Abdullah bin Zübeyir’in annesidir. Esma yüz yaşına kadar yaşamış ve Hicretin 73. yılında vefat etmiştir. Hz. Aişe validemizden on yaş daha büyüktür. Hz. Ebu Bekir (r.a) kızı Esma ve oğlu Abdullah Abdul Uzza’nın kızı Kayleden, Hz. Aişe ile Abdurrahman ise Ümm-i Rümandan doğmuşlardır. Hz. Esma yüz yaşında ve hicri 73. yılda öldüğüne göre hicret esnasında 27 yaşında olması gerekir. Bundan on yaş küçük olan kardeşi Hz. Aişe validemizin de 17 yaşında olması gerekir ki bu da aşağı yukarı Buhari de Hz. Aişe’nin kendi hadisindeki ifadeye uygun düşmektedir.Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl beraber yaşamıştır. Onun Kur’an, hadis ve fıkıh ilimlerindeki yerini bütün islam alimleri teslim etmektedir. O devrinin en büyük alimlerini tenkit etmiş, çeşitli konularda fetvalar vermiş, Kur’an’ın ve sünnetin doğru anlaşılması konusunda insanlara önderlik etmiştir. Sünneti Kur’an’la test etmenin ilk örneklerini vermiştir. Bu birikimi henüz çocuk denecek yaşta bir insanın elde etmiş olmasını kabullenmek oldukça zordur.

Bu konuyu aydınlatan bir başka rivayette şöyledir: Hz. Aişe validemiz henüz peygamberimizle evlenmeden önce Cübeyir bin Mut’im ile nişanlanmıştı. Mut’im Hz. Aişeyi oğluna almakla evine müslümanlığı sokacağını düşünerek bu nikahı feshetmişti. Hz. Ebu Bekir (r.a) islamı ilk kabul edenlerden biri olduğuna göre; bu olayın vukuu, islamın alenen duyurulmasından veya şuyu bulmasından önce olması gerekir. İslam alenen açıklanıp müslümanlar Kabe yürüyüşü veya Safa tepesi toplantısından sonra topluma deşifre olduktan sonra Ebu Bekir (r.a) ın müslüman olduğu bilinince kızını almaktan vazgeçmiş olması daha doğru görünmektedir. Bu olayda yine Hz. Aişe’nin peygamberimizle evlenmeden önce evlilik çağına geldiğini ve nişanlandığını göstermektedir. Yani değil Hz. Resulle nişanlanıp bir yıl sonra evlenmesi , daha önce evlenecek çağa gelmişti, nişanlandı , zamanla İslam tebliği yayılınca Hz. Ebu Bekir’in Müslüman olması bu işi bozdu…Daha sonra da Hz. Resul onunla nişanlanıp bir yıl sonra da evlenmişti…Sıcak ülkelerde çocukların erken gelişip, olgunlaştığı düşünülünce – Günümüzde bile Mısır’da ilkokul birinci sınıfa giden kızlar ergenlik çağına girdiği – yani Mısır’daki 8 yaşındaki bir kız , Türkiye’deki 12-13 yaşındaki bir kız olgunluğuna gelip ; daha önce olgunlaşıp, daha önce yaşlandığı – düşünülürse 17 -18 yaşındaki bir kızın arabistandaki normal görüntü ve evlilik yaşı haliyle gelmiş bir yaş olduğu rahatlıkla kabul edilmelidir!Hz. Aişe validemiz peygamberimizle dokuz yıl evli kalmışlardı. Peygamberimizin vefatı esnasında İse 27 yaşında idi. Peygamberimizden sonra da 48 yıl yaşamış ve hicri 58. yılda ve 74 yaşında vefat etmiştir. Sondan başa doğru gidersek 74 ten 48 i çıkartıp kalandan da evli olduğu yılı çıkartınca evlendiği yaşı bulmuş oluruz. 74 – 48 = 26; 26 – 9 = 17 kalır ki yaklaşık 17 veya 18 yaşında evlendiği gerçeği ortaya çıkar…Sahihi Buhârîye göre, Hazreti Âişe, Kur’anın Mekkeli âyetleri gelirken oyun çağındaydı. Bu yaştayken, kendisi «Kamer» Sûresinin nazil olduğunu söylüyor. Kur’arun 54 üncü Kamer sûresi, Mekkeli sûrelerdendir. Bu sırada Rasûl-i Ekrem «Erkam»ın evinde bulunuyordu. Rasûl-i Ekrem, Hicretin ilk senesi Hazreti Âişe ile evlendi. «Bakare» ve «Nisa» sûreleri vahyolunurken, Hazreti Âişe, Rasûl-i Ekremin zevcesi bulunuyordu. «Bakare» sûresi, Medine devrinin ilk zamanlarında. nazil olmuştu.

Mişkât sahibi der ki: Hazreti Âişenin hemşiresi Esma, Hicret esnasında 27 yaşında idi. Aişeden on yaş büyüktü. Hazreti Aişe de, Esmadan on yaş küçük olduğuna göre, Hicrette onyedi yaşındaydı: (Asrı Scâdet, C: 2, S: 1010.)Rasül-i Ekremle evlendiği zaman, 18 yaşında bulunuyordu.Hazreti Âişenin altı yaşında nişanlandığı, dokuz yaşında nikahlandığı hakkındaki rivayetler doğru değildir, tarihî hakikitlere aykırıdır.Hz. Aişenin ablası Esma, ondan yaklaşık 10 yaş büyüktü. Hz. Aişe evlendiğinde Hz. Esma’nın yaklaşık 30 yaşında olduğu rivayet ediliyor. Buradan Hz. Aişenin evlendiğinde 18-20 yaşlarında olduğu sonucuna varılmaktadır.Batıyla ilgili forumun ‘toplum’ kategorisindeki ‘Başörtüsü, İdeolojiler, Çözümler’ ve ‘Demokrasimize Çifte Saldırı’ başlıklarındaki tartışma izlenebilir.18 yaşı ise Arabistan bölgesindeki ortamda kız çocukların daha çabuk ergenlik çağına vardıkları göz önünde bulundurulduğunda, çok erken bir evlilik yaşı olarak asla değerlendirilemez. Bugünkü ortamlar için de 18 yaşı erken sayılmamaktadır.

PEYGAMBERİMİZ : SEVGİ VE RAHMET ELÇİSİ
Hz. Muhammed(a) imtiyazları kaldırdı

İnsanlığın içinde yaşadığı küresel sömürgecilik ve aldatmacılık, kirli savaşlar, işgaller ve etnik çatışmalara karşı Hz. Muhammed’in (S.A.V) örnek yaşamı kandil gibi kalpleri aydınlatıyor .Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed(S.A.V)’i karalamak için yapılan aşağılık saldırılar, İslam dünyasının Hz. Peygamber’e olan sarsılmaz bağlılığını zayıflatamadı. İnsanları şirkten arınıp tevhide bağlanmaya, kula kulluktan sakınmaya, iyilik ve takvaya çağıran Hz. Muhammed(a), Necip Fazıl’ın ifadesiyle “Çöle inen nur” idi. Kur’an-ı Kerîm’in Enbiya sûresi 107. âyet-i kerîmesinde Hz. Muhammed(a) misyonu şöyle belirtiliyor: “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyuruluyor. Rahmet Peygamberi olarak nitelenen Hz. Muhammed(a), sınıf, ırk, soy, cins, servet ve tüm statü farklarına dayanan imtiyazları ortadan kaldırdı, bütün insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduklarını tekrarlardı hep. Üstünlük ise sadece takvada idi ve Allah katında geçerliydi. Hz. Peygamber’in insanları çağırdığı şey, kirli savaşların, işgallerin, etnik çatışmaların, küresel sömürgeciliğin ve aldatmacılığın yaşandığı, güçlerini hayra ve iyiliğe harcamak yerine toplumlar üzerinde sulta ve hegemonya kurmak isteyenlerin cirit attığı bugünkü dünyaya ve insanlığa da ilahi bir mesaj.

ÖLDÜRMEK İSTEYENLERE DUA

Hz. Muhammed(a), kız çocuklarını diri diri gömen, alışverişte hile yapan, kadınları meta olarak gören, kan davalarıyla birbirlerini öldüren, zayıfları hor görüp ezen, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapan, adalet yerine zorbalığa meyleden, yetimleri gözetmeyen bir toplumun içinden vahiyle doğrularak ‘uyarıcılık’ görevini inanılmaz baskı, işkencelere rağmen yerine getirerek insanlığa rahmet ve barış elçisi oldu.Uhud savaşının en çetin anında, kendisi yaralı bir haldeyken,”Dua et de Allah şu kafirler ve duygudan mahrum kötüler güruhunun kökünü kurutsun, onları yok etsin” denilmesi üzerine “Ya Rabbi, milletimi doğru yola sür çıkar: zira onlar (ne yaptıklarını) bilmiyorlar” diyecek kadar şefkatli idi. O’nun davetçi kişiliği Ahzab Suresi 45-46 ayetlerinde şöyle anlatılıyor: “Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeleyici, uyarıcı ve izniyle Allah’a davet eden bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.”

KRALLARA TEVHİD ÇAĞRISI

Hz. Muhammed(a) diğer bütün peygamberler gibi aynı zincirin son halkasıydı. Hz. Adem’den Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’dan Hz. İsa’ya, tek bir damar olarak gelen İslam, Hz. Muhammed(a) ile tamamlanıp kemale erdi. Vahiyle şereflenen Hz. Muhammed(a), 23 yıllık risaleti boyunca, başta Mekke toplumu olmak üzere Arabistan yarımadasını İslam’a davet etti. Risaleti Araplarla sınırlı değildi, krallara, sultanlara, kisralara elçiler göndererek uluslararası tebliğ görevini yerine getirdi. Amacı, ilahi bir sultanlık kurmak değildi, insanları ve kralları, ayırıcı değil birleştirici tek bir söze çağırıyordu, ‘Tevhid’e. İnsanlar arasında barışın, eşitliğin ve adaletin ancak Tevhid(La İlahe İllallah)’le mümkün olacağını bildiriyordu. Al-i İmran suresinin 64. âyetinde Hz. Peygamber’in Hıristiyan ve Musevilere uzattığı zeytin dalı şöyle açıklanıyor:De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda ortak olan bir kelimeye(tevhide) gelin, Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz gerçekten Müslümanlarız.”

İNSANLAR İÇİN ÖRNEK

O, 63 yaşında Rabbine kavuştuğunda Arabistan Yarımadası, İslam’ı kabul etmişti. O’nun hayatı, inananlar için bir örnek. Kur’an’da Hz. Muhammed’in(a) örnekliği, “Ey İnananlar! And olsun ki, sizin için, Allah’ı ve ahireti arzu eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah’ın Elçisi en güzel örnektir(33:21)” ayetiyle anlatılıyor. O, sadece bir Peygamber değildi. Aynı zamanda aile reisi, eş, akraba, dost, yoldaş, komşu, tüccar, devlet adamı, diplomat, hayvansever, hakim ve öğretmendi. Hz. Muhammed(a) öte yandan gerektiğinde bir komutandı. O’nun öğretisi ve mesajları insanlığın ortak kazanımları açısından etkili ve önemliydi. İnsandaki saf yaratılışı ortaya çıkarmaya teşvik eden tevhidi öğretinin sütunları barış ve adaletti. İyilik ve kötülük, savaş ve barış, kardeşlik ve düşmanlık, şirk ve tevhid, adalet ve zulüm, sevgi ve nefret çizgileri insanlık tarihinde hep mücadele içinde oldu. Allah, Kur’an-ı Kerim’de insanın temiz yaratılışına dikkat çekerek, insanlar arasından bir topluluğun hep iyiliğe ve hayra davet etmelerini emrederek, “Siz insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz(Al-i İmran 110)” demektedir.Hz. Peygamber’i diğer nebilerde ayıran bir niteliği ise, hayatının detaylı olarak kaydedilmesi. Veda Hutbesi’nde bulunan yüz bin kadar Müslüman’ın önemli kısmı O’nunla temas etmişti. Hadisler titizlikle ayıklanarak toplandı, bir bilim dalı olarak gelişti. Hadisler, başta Kur’an’ın onayı ve coğrafya, tıp, fıkıh, etnoloji, tefsir gibi bilim dallarıyla denetlendiği için hayatına ilişkin bilgilerin tahrif edilmesi çok zor. Örneğin, bir konuda yalan söylediği kanıtlanan birinin Hz. Muhammed(a) hakkındaki rivayeti geçersiz kılıyor. Hz. Peygamber’in diğer dinlere mensup olanlara karşı tutumu insanlığın bugünkü seviyesinin üzerinde. O, iman etmenin temeline özgür iradeyi yerleştiren bir dini temsil etti. Bu husus Kur’an’da “dinde zorlama yoktur. Şüphesiz doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır(Bakara 256)” şeklinde belirtiliyor. Ğaşiye Suresi’nde ise Hz. Peygamber’e hitaben, “Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara zor ve baskı kullanacak değilsin” denilmektedir. O’nun Necranlı Hıristiyanlarla ilgili beyannamesi, farklı dinlere mensup toplulukların barış içinde yaşamaları bakımından öğretici.

NECRAN BEYANNAMESİ

Hz. Peygamber’in adalet ve şefkatle yaklaştığı Necran Hıristiyanları Bizans İmparatoru Justinyen’in zulmünden kaçmışlardı. Hıristiyan müminler Yemen’deki Yahudi Kralı Zu Nuvas tarafından ateş çukurlarına atılıp yakılmışlardı. Necranlıların hikayesi Kur’an’da Buruç Suresi’nde anlatılıyor. Yakıldıkları yer, Medinet’ul Uhdud (Çukurlar Şehri) olarak tanındı. Merhum Prof. Muhammed Hamidullah, Hz. Ömer’in, Hıristiyanların anısını yaşatmak için ateş çukurlarının bulunduğu yerde cami inşa ettirdiğini naklediyor. Hz. Peygamber’in Necranlılara gönderdiği beyannameden bir parça şöyle: “Necran Hıristiyanları ve civarda yaşayanların canları, malları, inançları, Allah’ın ve Resulü’nün teminatındadır. Burada bulunanlar, bulunmayanlar ve diğerlerine, örf, adet ve ibadetlerine karışılmayacak; hakları ve imtiyazları korunacak; ne bir rahip manastırından, ne bir papaz papazlığından uzaklaştırılacak. Herkes, bundan sonra da işine devam edecek; hiçbir Haç tahrip edilmeyecek; onlara zulmedilmeyecek, onlar da zulmetmeyecek; cahiliye devrindeki gibi kan davası gütmeyecek; onlardan öşür alınmayacak, toprakları üzerine hiçbir askeri birlik ayak basmayacak. Onlar arasında hiç kimse, bir başkasının işlediği suç ve yaptığı haksızlıktan mesul tutulmayacaktır.”

Krallara elçiler gönderdi

Hz. Muhammed(a), Habeşistan, Bizans, Mısır ve İran krallarına mektuplar gönderip İslam’a davet etti. Mektuplarda, “İslam’ı kabul edersen selamet bulursun, şayet Allah’ın bu mesajından yüzçevirirsen bütün tebaanın günahı üzerine olacaktır” deniliyor, Mektuplara Al-i İmran Suresi’den bir ayeti yazdırıyordu: De ki:”Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda ortak olan bir kelimeye (tevhide) gelin, Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da bir kısmımız(diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahit olun, biz gerçekten Müslümanlarız.”

Dr. Ali Şeriati: Fatih değil “Davetçi”
“Eğer Hz. Muhammed(a), sadece dağınık, vahşi Arab kabilelerini birleştiren, 20 yıl geçmeden onları çevik kuvvete dönüştürüp, görkemli İran ve Roma imparatorlarını ortadan kaldırtan bir kahramandan ibaret olsaydı, kuşkusuz büyük iş yapmış, tarihin ona tanıklık ettiği en büyük bir olay sayılırdı. Fakat şüphe yok ki tarih, Hz. Muhammed’i de büyük olaylar çıkaran İskender, Hannibal, Cengiz gibi birisi sayardı. Ama İslam’da en önemsiz sayılan şey; Hz. Muhammed’in ani askeri fetihleridir. Bu yüzden Hz. Muhammed’in adı tarih zihninde Cengiz, İskender, Sezar, Atila, Hannibal gibi bir çağrışım oluşturmaz. Tarih onu Musa, İsa, Buda ile kıyaslar. Gerçi Hz. Muhammed ile bu şahsiyetler arasındaki fark, herkesçe açık bir şekilde bilinmekte ve bu fark kıyaslanamayacak kadar büyüktür de.”

Yoksulların sığınağı yüce kalpli Resul

Hz. Muhammed(a) Allah’ın elçisi sıfatıyla Mekke ve Medine’de yeni bir medeniyeti inşa ederken, hiçbir melik ve kralın sahip olmadığı saygınlığı kazandı. Çünkü, O ne bir melik gibi davrandı ne de bir kral gibi yaşadı. O, insanlara eşref-i mahlukat olarak bakan yüce kalpli bir Resul’dü .İnsanlığa sevgi ve rahmet elçisi olarak gönderilen son peygamber Hz. Muhammed(S.A.V.), gündelik yaşamında sıradan insanlar gibiydi. O kendisinin övülmesine karşı, “Sadece Allah’ın resulü deyiniz” diyerek uyarılarda bulunmayı ihmal etmezdi. Türkçe Mevlit müellifi Süleyman Çelebi’nin de dediği gibi “Bütün düşkünlerin elinden tutan, hür ve köle herkesin sığınağı” olan Hz. Muhammed, Cahiliye Devri’nde “Muhammed’ul-Emin” sıfatıyla anılıyordu. Yoksullara ve düşkünlere el uzatan Hz. Muhammed(a) peygamber olmadan önce bile, aldatılan insanların sığınağı ve koruyucusu idi.

AY ATLASTAN RENGE BÜRÜNMÜŞTÜ

O Hira’da vahiyle ilk kez yüzyüze geldiğinde duyduğu ürperti yüzünden evine dönüp, eşi Hz. Hatice’ye “Beni örtülerle sarın” dedi. Bir süre sonra kendine geldiğinde eşine olayı anlattı. Hz. Hatice O’na, “Şad ol ve sebat et! Hatice’nin alın yazısını elinde tutan Zat-ı Kibriya’ya yemin ederim ki senin bu ümmete peygamber olmanı umuyorum. Cenab-ı Hak seni asla hor düşürmez. Sen soy hakkını tanırsın, sözün doğrusunu söylersin, başkalarının derdini yüklenirsin, misafiri ağırlarsın ve güçlüğe uğrayanlara yardım edersin” diyerek teskin etti. “Fahrialem / Hz. Muhammed’in Hayatı” isimli kitabında Zeynel Abidin Rahnuma, Hz. Peygamber’in vahiyle ilk temasını şu sözlerle betimler:”Ramazan’ın on yedinci gecesinde, ay atlastan bir renge bürümüştü Nur Dağı’nı. Kuşlar yuvalarından uçmamış, gökyüzünden yeryüzüne kurşuni renkli eteğini seren ağır sükuneti henüz herhangi bir ses ve hareket bozmamıştı. Ay hareket etmiyor gibiydi. Sanki her şey yerine çiviyle çakılmıştı. Gök Hira’ya o kadar yaklaşmıştı ki, sanki biri elini uzatsa tüm yıldızları boncuk gibi toplayıp genç kızlara gerdanlık yapabilirdi. Hava nurdan daha latif, yer gökten daha hafifti. Bu eski dünyanın son sabahı, yeni dünyanın ilk fecriydi…”

KRAL GİBİ DAVRANMADI

Hz. Peygamber, cahiliye toplumunun içinde erdemli yaşamıyla herkesin saygısını kazanmış bir kişilikti. Putperestlikten ve kavminin bütün kötülüklerden uzak yaşamıyla dikkat çekiyordu. Hz. Peygamber’in vahiyle şereflenmesiyle birlikte, zaten temiz olan yaşamı zirveye ulaşıyordu. O Allah’ın elçisi olarak yeni bir medeniyet inşa ederken, hiçbir melik ve kralın sahip olmadığı saygınlığa sahipti. Çünkü, O ne bir melik gibi davrandı ne de bir kral gibi yaşadı. O, insanlara eşref-i- mahlukat olarak bakan yüce kalpli bir Resuldü. Mısırlı devlet adamı ve müellif Muhammed Heykel, ‘Hz. Muhammed Mustafa’ isimli eserinde, “Mucizelere bakmadan ve bunları beklemeden inananların örneği, Hz. Peygamber’in hayatında O’na inananlardır. Çünklü tarih bunlardan herhangisinin mucize istediği ve mucize görerek inandığını kaydetmemiştir. Bunların imana gelmelerine saik olan biricik amil, Allah’ın vahyini peygamberin dilinden dinlemeleriydi. Bizzat peygamberin hayatı, yüksekliğin zirvesinde olan bir örnekti. Ve insanlara iman telkin eden örnek bu idi.”

ERDEMLİLER İTTİFAKI VE İLK YAZILI ANAYASA

Merhum Prof. Muhammed Hamidullah da “İslam Peygamberi” eserinde “İlk günden itibaren O’nun öğretimi Allah’ın birliği ve vahdaniyyeti inancına ve iyilik yapma, başkalarının yardımına koşma ve diğerkam olma tatbikatına oturtulmuş bulunuyordu” diyerek Rabbani sistemin temelini izah ediyor. Prof. Hamidullah, Hz. Peygamber’in sadece soyut ahlaki ilkeler vazetmediğini, bu ilkelerin yaşama geçirilmesi için düzenlemeler yaptığını naklediyor. Bu düzenlemeler, Medine’deki gayr-i müslimlerin de katılımıyla gerçekleşiyordu. Merhum Hamidullah şöyle devam eder: “Muhammed(a), Müslüman sahabileri ile olduğu kadar gayrı müslim Medinelilerle durumu iştişare etti. Hepsi Enes’în evinde toplandılar ve bir Şehir-Devlet yapısı ortaya çıkarma hususunda anlaştılar. Bu devletin anayasası yazılı bir biçimde tespit edilip vazedildi ki bu anayasa metni, sevinerek söyleyelim ki bir bütün halinde bize kadar ulaşmış bulunuyor. Bu anayasa, ilk İslam Devleti’nin anayasası olmasından başka, aynı zamanda yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma hususiyetine de sahiptir.” Merhum Hamidullah’ın zikrettiği olay, Hılf’ul Füdul(Erdemliler İttifakı yahut Medine Sözleşmesi) olarak bilinir. Bu sözleşme, anayasacılık, cumhuriyetçilik, temel hak ve özgürlükler ile toplumsal sözleşme hukukunun en somut ve bilinen ilk örneği olması bakımından müslümanların iftihar vesilesidir.
KANDİL GİBİ AYDINLATIYOR

Hz. Peygamber, vahyi iletmenin dışındaki nitelikleri de mükemmel insan tipinin en güzel örneği. Siret Ansiklopedisi hazırlayan Afzalur Rahman şöle diyor: “O’nun şahsiyeti, insan hayatını her yönüyle ve her sahada aydınlatır. Davranışları insanlar için mükemmel bir örnektir. O, hayatı boyunca, her insan gibi beşeri duygularla, arzularla, acılarıyla, zorluklarıyla pek çok durumla karşılaşmıştır. Fakat O’nun ahlakı hep kusursuzdu. O tam bir fazilet ve adalet sahibi, insani hata ve zaaflardan ari bir insandı. O’nun hayatının hangi meslek ve işte olursa olsun, kadın-erkek her çağdaki insanın, ferdi hayatlarında olduğu gibi toplımsal hayatlarında da mutluluk ve selamete ulaşabilmek için uyması gerekli mükemmel bir örnek olduğu görülecektir” diyor.

Zaman O’nu doğruladı

Hz. Muhammed’in hayatı, bir insanın varabileceği yükselmeye götüren insani bir hayattır ve onun için iman yoluyla, yararlı işler ve başarılar vasıtasıyla kemale ermek isteyen insanlar için en güzel örnektir. Onun hayatı peygamberlikten önce, gerçeklik, şeref, güven bakımından dillerde destandı. Peygamberlikten sonra ise Allah yolunda, hak ve hakikat uğrunda feragatin en yüksek örneği idi. Kendisi bu feragat dolayısıyla hayatını nice defalar tehlikeye atmış ve ölümden zerre kadar yılmamıştı. Halbuki milleti onu caydırmak için neler yapmamış ve ona ne büyük servetler ve daha neler sunmak istememişti. Bu hayatın eriştiği yüksekliğe başka bir hayat erişmemiştir. Çünkü O’nun hayatı tamamiyle yüksekti. O’nun hayatı ezelden ebede kadar kainatın hayatıyla temas etmiş, Allahın lütuf ve inayetiyle yaratanın varlığıyla temas etmişti. Bu temas olmasaydı ve o Peygambelik vazifesini ifa için tam gerçeklik göstermeseydi, asırlar onun söylediklerinin hiç olmazsa birini çürütürdü. Fakat onun gönderilmesinden 1380 yıl kadar geçtiği halde onun Allah adına bildirdikleri hakikat ve hidayet rehberidir.

Muhteşem bir mimarî

“Onun, geride bıraktığı aşk, vecd, cehd, hamle, ölçü, usul, sistem ve titizlik o kadar büyük oldu ki, İslâm âlimleri, imkânlar âleminin semasında, kehkeşandaki toz yıldızlara kadar nisbet ve kıyas hattı çekilmemiş hiçbir nokta bırakmadılar. Bugün de, en fazla, insaflı Garp âlimlerinin hayran olduğu bütün bir ölçü mimarisi, O’ndan birkaç asır sonra hemen kuruldu.Büyük İslâm âlimlerinin omuzlarında duran bu muhteşem mimarîye, bir zerrecik insaf sayesinde kâfir olarak da hayran kalmamak mümkün değildir.”

İnsanların en zarifi

Hz. Muhammed(a) insanlarla ilişkilerinde peygamberliğini üstünlük vasıtası kılmadı. Fakirlere, dul ve yetimlere yardım elini uzattı. Zayıflara karşı nazik ve müşfikti. Hayvanların dahi acı çekmesinden büyük üzüntü duyardı. Yüzünden tebessüm eksik olmazdı. Bir sahabinin ifadesiyle, ondan daha nazik bir insan yoktu.Müslümanların gözünde de yabancı araştırmacıların da vardığı sonuçlara göre Hz. Muhammed(a), “Yaşayan bir Kuran’dı”. Dolayısıyla onun yaşamı İslam’ın anlaşılmasında son derece önemli. Bu husus Kur’an-ı Kerim’in Ahzab Suresi 21. Ayetinde “Andolsun, sizin için, Allahı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resulü’nde güzel bir örnek vardır” şeklinde belirtilir. Hz. Peygamber, Elçilik görevinden ötürü yüklendiği ağır sorumluluklara karşın, insanlarla ilişkilerinde peygamberliğini üstünlük vasıtası kılmamaya hassasiyet gösterdi. Eli herşeye uzanabilecek iken sade bir yaşamı tercih etti. Fakirlere, dul ve yetimlere yardım etti. Zayıflara karşı nazik ve müşfik, yabancılara ve yolculara ise içten ve sıcak davranırdı. Çok eza çekmesine rağmen, sadece insanların değil hayvanların dahi acı çekmeleri karşısında büyük üzüntü duyardı. Dostlarına sevgiyle; düşmanlarına affedici ve merhamet ile muamele ederdi. İşinde iyi ve doğru; dostunu olduğu gibi düşmanını da yargılarken hükmünde adil idi. Bir hırsızlık vakasında ceza verirken, “Bunu yapan kızım Fatıma da olsa aynı şekilde cezalandırırım” diyecek kadar adaletin temel ilkelerine karşı son derece hassastı. Hz. Peygamber hiçbir zaman kişisel düşmanlık gütmemiş, aksine defalarca kendisini öldürmeye kalkışanları bile affetmiştir.Muzaffer olarak ordusunun başında Mekke’ye girdiğinde, şurada burada öldürülmeyi bekleyenler onun af çağrısıyla sarsılmışlar, bu muhteşem davranış karşısında İslam dinini benimsediler. Hz. Muhammed’e ilk inananlara baktığımızda gördüğümüz insan tipleri de farklı farklıdır. Bir kadın, bir eş, bir anne: Hz. Hatice. Cesur ve temiz bir delikanlı: Hz. Ali. Bir köle ve bir siyah insan: Habeş’li Bilal. Erdemli bir dost, dürüst bir tüccar ve arkadaş: Hz. Ebubekir.

ONDAN DAHA NAZİK BİRİ YOKTU

Siret Ansikolepedisi müellifi Afzalur Rahman’ın aktardığı bilgilere göre Hz. Peygamber, çok nazik ve iyi huylu bir insandı. Tebessüm yüzünden hiç eksik olmazdı. O kavminin arasında kullanılan hiçbir kötü lafı ağzına almadığı gibi, sahabelerine, “Bu dünyada çok hafif görünen nezaket, hesap gününde çok ağırlığa sahip olacak” derdi. Sahabeden Abdullah bin Haris, Hz. Muhammed’den daha nazik bir insanla karşılaşmadığını söylüyordu. O arkadaşlarıyla birlikte olduğunda ayrıcalıklı bir yere oturmuyordu. Bu yüzden Medine’ye gelen yabancı heyetler mescidde oturan Hz. Peygamberin kim olduğunu ayırt edemiyorlardı. O yabancı heyetleri, misafirleri bizzat ağırlar ve onlara hizmet ederdi. İnsanları incitmekten kaçınan Hz. Peygamber, kabilesi arasında bile iyi tanınmayan bir kişiyi evinde kabul ederek kibarlıkla karşılayıp konuştu. Kadın, erkek, çocuk herkesi selamlar, hal ve hatırlarını sorardı. Onun hakkında hiçbir kimse, kendisine karşı küçümseyici ve kaba bir tavırla yaklaştığını ileri sürmemiştir. O, sahabilerine, Allah’ın kaba saba ve terbiyesiz davrananları sevmediğini, aksine nazik ve terbiyeli insanların namaz kılan ve oruç tutan biri gibi sevap kazandığını söylüyordu. Hz. Peygamber, kendi yapmadığını başkasına emretmezdi. O kimsenin yaşına, rengine, cinsine, dinine, zenginliğine bakmaksızın kişilere aynı nezaketle davranırdı. Bu yüzden Hz. Muhammed(a) herkese kendini sevdiren ılımlı ve yumuşak mizacıyla da Rahmet ve Sevgi Elçisi olarak anılıyor.
DELİKANLI ALİ ONUN YERİNE ÖLECEKTİ

Kendisine ilk inananlardan Hz. Ali çağında genç bir delikanlıydı. Hz. Ali’nin Hicret’ten önce bir suikast girişimine maruz bırakılmak istenen Hz. Peygamberin yatağına girerek ölümü göze almıştı. Hz. Muhammed(a)gençlere büyük bir sevgi besler ve önem verirdi. İslam’a ilk inananlar arasında gençlerin sayısı hayli kabarıktı. Hz Peygamber yetenekli, cesur ve ahlaklı gençlere önemli görevler vermekten kaçınmazdı. Kendisi de 20 yaşlarında iken Mekke’nin az sayıdaki erdemli insanları tarafından teşkil edilen, şehrin emniyet ve huzurunu sağlamaya, zayıfları güçlüler karşısında korumayı amaçlayan Hilful-fudul(Erdemliler İttifakı)’na katılmıştı. Hz. Peygamber, Hilful Fudul’dan gelen bu geleneği Medine’de de devam ettirmiş, hatta farklı dinlere mensup olsalar bile kentsel konularda erdemli insanlarla birlikte hareket etmekte sakınca görmemiştir. Hz. Peygamber, gençlerin geleceklerini sağlam temeller üzerinde inşa etmeleri için anne babaları eğitime önem vermeye teşvik etmiş, gençlerin enerjilerini lüzumsuz ve zararlı işlere değil kişiliklerini ve yeteneklerini geliştirmeleri yönünde teşvik etmiştir.

Onu anlatmaya kelimeler yetmez

Peygamber efendimiz herşeyden önce Allahın en sevgili kulu. Onu anlatmaya kelimeler kifayet etmez. Şimdi adını bile söylediğim zaman tüylerim diken diken oluyor. Kerkük’te çocukluktan itibaren Ezan-ı Muhammedi’lerle, salavatlarla, ezanlarla ilahilerle büyüdük. Sanat hayatımda da etkisi olmuştur. Onun adını andığım zaman içim bir hoş oluyor. Onun yüzü suyu hürmetine günahlarımızın bağışlanması için dua ediyorum. Peygamber efendimize hakaret edilen o karikatür olayını bilerek yapıyorlar. İğrenç bu insanlar. Biz Hz. İsa’ya, Hz Musa’ya bir şey söylüyor muyuz, kaldı ki onlar da bizim peygamberlerimiz. Gerçi onlar kendi peygamberlerine neler söylüyor, ama bu bizim kabul edebileceğimiz bir şey değil. Peygamberimizin bu asrın müslümanlarına mesajının “Ey Müslümanlar Birleşin” olduğunu düşünüyorum. Bakın her yerde işgaller, savaşlar. Irak’ta neler oluyor, Allah’ın evleri yakılıp yıkılıyor. Ben bunları yapanların da müslüman olduklarına inanmıyorum.

Adaletsiz iktidardan nefret ederdi

Hz. Muhammed’in birçok hadisi şerifinde aşırılıklar reddedilmektedir. İki şeyden hoşlanmmazdı, dindar cahil ve imansız alim. Şüphesiz hoşlanmadığı başka şeyler de vardı, mesala güçsüz müminler ve imansız güçlüler; ruhen temiz, fakat bedenen kirli olanlar; kudretsiz adalet ve adaletsiz iktidar.. Zenginlik ve refaha karşı değildi, fakat fazilet zenginliğini kesin olarak talep ediyordu. Ne varki güçsüz, himayesiz yalın fazilete pek ehemmiyet atfetmiyordu. Daha iyi hayat şartları için cehalet, hastalık sefalet ve pisliğe karşı mücadeleyi ahlaki değerlerle beraber aynı sıraya koyuyordu. Çünkü müslümanların, namaz kıldıkları ve oruç tuttukları zaman mutlaka evliya olmaları şart değildir. Onlar bilakis alelade hayatın zevklerine mütemayil insanlardır. Namaz ve oruç onları yukarıya doğru çekerse de onlar yine iliklerine kadar insanlardır. Yani fiili hayata iştirak edip tekrar tekrar ona dönerler. İnsanlardan uzak ıssız yerlere çekilmez ve kendilerini ihmal etmezler, Allah’ın helal kıldığı güzel ve iyi şeylerden vazgeçmezler. Sadece içte hür olmak onlara kafi değildir. (zira Allah’a inanan herkes içte hürdür); onlar fiziki bakımdan da hür olmak isterler ve köle olmayı kabul etmezler. Yeryüzündeki hayatımızın yregane hayat olmadığına inanırlar, fakat ondan sarfı nazar etmezler. Kur’an arzın hakiki çocuklarına hitap etmektedir. Onlar ki yeryüzünde huzur ve neşe içinde dolaşıp , zulmetmeden Allah’ın nimetlerini ararlar. İslam’ı böylece hem fiziki hem manevi hayatı sürdürme veya Kur’an’ın dediği gibi bu dünyadan nasihatini unutmadan ebedi hayat için yaşamak olarak tanımlarken, diyebiliriz ki insanlar bilinçli veya bilinçsiz müslümandırlar. Her çocuğun müslüman olarak dünyaya geldiğini fakat annebabası veya içinde yaşadığı şartların onu başka bir şey yaptığını belirten Hz. Muhammed’in sözünün manası da muhtemelen budur. İnsan doğuştan hıristiyan olamaz, çünkü Allah kimseye taşıyamayacağı bir yük yükleyemez.
Allah’ın insanlığa armağanı

Irkçılığı ayaklar altına aldı

Peygamberimiz, Veda Hutbesi’nde yüzbin kişiye hitap ettiği muhteşem manifestosunda ırkçılığı reddetti. İnsanlık, O’nun ‘Komşusu açken tok yatan bizden değildir’ sözüne 1400 yıl sonra bile ulaşamadı.Hz. Muhammed (S.A.V.)’in getirdiği en önemli yeniliklerden biri de, ırkçılığın yerine çeşitliliği ve takvayı yerleştirmesiydi. Kur’an’da sıkça vurgulanan bu hususun canlı örneği bizzat kendisiydi. Siyahı da beyazı da zengini de fakiri de, Acem’i de Arab’ı da Hz.Muhammed’in yanında aynı değere sahipti. Rum Suresi 22. Ayette, “Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten ayetler vardır” denilmesi, İslam’ın insanları ‘ayırıcı- bölücü’ değil mümkün olduğunca ‘birleştirici-kaynaştırıcı’ rolünü gösteriyor.

MUHTEŞEM MANİFESTO

O, Veda Hutbesi’nde de yüzbin kişiye hitap ettiği manifestosunda “Hepiniz Adem’in oğullarısınız ve Adem topraktan yaratılmıştır. Bir Arabın Arap olmayan üzerinde yahut ötekinin buna hiçbir üstünlüğü yoktur; Allah’tan korkup çekinmek demek olan takva derecesi ile üstünlük müstesna” diyerek, ‘üstün ırk’, ‘ari ırk’ safsatasına dayanan faşizm, nazizm gibi milyonlarca insanın katline ferman veren ideolojileri asırlar öncesinden protesto etti. O’nun yaşamı, sınıfsal farklılıklardan doğan eşitsizliklerin reddiyesi idi. İnsanlar, sınıflar ve milletler arasındaki husumeti ve çatışmaları kaldırıp, yerine huzur ve barışı inşa etmeyi, servetin ve refahın sadece bir zümre içinde dolaşımını engelleyerek topluma sosyal adaleti yerleştirmeyi amaçlayan bu yaklaşım, günümüzde dahi evrensel bir ütopya. Bunun Hz. Peygamber’in dilinden ifadesi, “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” olurken, sahabilerine ortadan kalkmış medeniyetlere ait kalıntılara bakarak ibret almalarını söylerdi.

AŞIRILIK YERİNE İTİDAL

Hz. Muhammed’in insanlığa kazandırdığı bir diğer nitelik mutedil olmaktı. O, ibadette, harcamalarda, yeme-içmede, insanların davranışlarında aşırılığı değil orta yolu tavsiye ediyordu. İsraf ve cimrilik kötüydü, cömertlik ve hayırda yarış iyiydi. Maneviyat ve dünyevi hayat içiçe, mutedil bir dengeye dayanmalıydı. Prof. Hamidullah’ın deyimiyle, O’nun seslenip hitap etmek istediği kimseler vasat, orta yapıdaki insanlardı. Hz. Muhammed(a) onlara insan hayatının her iki yanını nasıl bir denge içinde tutabileceklerini öğretmiş, ruhi ve dünyevi hayatın her ikisini birden aynı kapta toplayan bir sentez meydana getirmenin yollarını göstermiş, böylesine bir dini anlayış ve sistem her bir fert için geçerli, vazgeçilmez asgari bir takım esas noktalar tesbit edip ortaya koymuş, kişiyi yine de ruhi- manevi hayata öncelikle yönelme imkanına da sahip kılmıştı.

KADINLARA ŞAHSİYET

Hz. Muhammed’e ilk inanan kişi eşi Hz. Hatice’ydi. O, Cahiliye devrinde ezilen kadına, insani şahsiyetini iade etti. Kadınlar, toplumsal hayatın içinde yer alarak ağırlıklarını hissettirmeye başladılar. Hz. Muhammed(a), evlilikleri sözleşmeye bağladı. Bu sözleşme içinde kadınların, yaşamları boyunca tek eşliliği şart olarak öne sürebilmeleri sağlandı. Nikah, tarafların serbest irade ve rızalarıyla gerçekleşen hukuki bir ilişki ydi. Sevgi, şefkat ve adalet birlikteliğin sütunları olmalıydı. Hz. Peygamber’in, “Aranızdan en iyileriniz, eşlerine karşı en iyi tutum ve davranış içinde olanlarınızdır” sözü uyulması gereken bir sözdü.

ÇOCUKLARIN DA BİRİCİK PEYGAMBERİYDİ

Hz. Muhammed’in Hz. Fatıma dışında, diğer çocukları kendisinden önce vefat etti. İlk çocuğu Kasım 2 yaşında, İbrahim iki yaşını doldurmadan, Abdullah küçük yaşta vefat ettiğinden evlat acısını tatmıştı. Hz. Peygamber, doğmadan kısa süre önce babası öldü, altı yaşında da annesini kaybetti. Bu nedenle yetim ve öksüz çocuklara karşı özel bir sevgi ve şefkat beslediği bütün kaynaklarda belirtilir. O, çocuklarını sevmeyi göstermeyen, kız çocuklarını diri diri gömen bir toplumu kökten değiştirdi. Torunu Hasan’ı okşayıp öperken birinin “Siz çocukları öper misiniz? 10 çocuğum var, hiçbirini öpmedim” demesi üzerine “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” ve “Allah senin kalbinden merhameti kaldırdıysa ben ne yapabilirim” şeklinde cevap verdiği biliniyor. O camiye kucağında torunu ile geldiği, namaz kılarken çocuğun sırtına bindiği, Peygamberimiz’in secdeyi uzatarak çocuğu hoşnut etmeyi tercih ettiği biliniyor. O çocuklarla şakalaşır, onları eğlendirirdi. Hz. Muhammed(a) yolculuktan döndüğünde bir alay çocuk onu karşılamaya çıkardı.

ÇOCUKLARA HUKUK

Hz. Peygamber’in döneminde kadınlar camiye çocuklarıyla gelirlerdi. Çocukların ve kadınların savaşta öldürülmesini, savaşa gönderilmelerini, yanısıra emeklerinin sömürülmesini yasakladı. Hz. Peygamber kız çocuklarına karşı olumsuz tutumları değiştirdi, kız çocuk sahibi olmanın utanç değil bereket kaynağı olduğunu vaz etti. Cahiliye döneminde kız çocuğunu diri diri gömen bir kişinin, “Ey Allah’ın elçisi! Biz câhiliye döneminde putlara tapan ve çocukları öldüren bir millet idik. Benim bir kızım dünyaya gelmişti. Konuşacak çağa gelmişti; kendisini çağırdığımda sesini duyunca sevinirdim. Bir gün onu yanıma çağırdım ve ardımsıra götürdüm. Sonunda bir kuyunun başına geldik. Kızımın hiçbir şeyden haberi yoktu. Elinden tuttum ve kuyuya attım. Ondan duyduğum son söz ‘Babacığım, babacığım!’ diye kuyuda yankılanan çığlıktı” demesi üzerine Hz. Peygamber’in sakalları ıslanıncaya kadar ağladığı nakledilir. Muhammed(a) çocuk hukukunu tanzim ederek haklarını güvenceye aldı. Anne ve babaların çocuklarına eşit davranmalarını emrederek pedajojinin temelini attı. Çocukların eşit muamele görmelerinin onlar bir hak olduğunu bildirdi. Bir sahabi O’nun bu özelliğinden bahsederken “Çocuklara daha müşfik davranan kimse görmedim” diyordu.

MERHUM PROF. FAZLUR RAHMAN
Peygamber’in mesajı evrensel kardeşlik

Hz Peygamber ölmeden önce, iman esasına dayalı evrensel bir kardeşlik için gerekli şartları hazırlamıştı. O, bu esası eski kan bağlarının ve Arapların kabile bağlılıklarının yerine koymada büyük çaba harcadı. Böylece Müslüman ümmeti toplumun temeli olarak bütün dahili dayanışma kurallarıyla birlikte onun elinde şekillendi; ne var ki daha sonraları başka önemli değişiklikler de geçirerek, zamanla sayıca Arapları aşan Arap olmayanları da fiilen İslam toplumunun bünyesinde topladı. Hz. Peygamber oldukça etkili Veda Haccı Hutbesi’nde, fiili ilerleyişi içersinde İslami hareketin temelinde yatan bütün gelişmeleri kısaca özetleyen , hedef olarak yöneldiği kuralları, resmen ifade ve ilan etmiştir. Bu esaslar, insan sevgisi, eşitlik, sosyal adalet, iktisadi adalet, doğruluk ve dayanışma kurallarıdır.

SEZEN CUMHUR ÖNAL
Her yönüyle mükemmel

Peygamber efendimizin her hali, her hareketi önemlidir, özeldir. Öyle olmasa vahiy gelir miydi? Allah’ın en sevgili kulu olur muydu? Kişiliği, üstün vasıflarıyla en muteber insandır o. Şu yönüyle, şu sıfatıyla güzeldir diyemem. Onun her yönüyle mümtaz bir yeri vardır benim için. Memleketimin her insanı da böyle düşünür. Son olaylar beni çok üzdü ve sinirlendirdi. Onu sıradan bir insan gibi düşünüp karikatürünü çizmek, ona saldırmak kimin haddine düşmüş. basın özgürlüğü adı altında yapılan saygısız, namussuz saldırılar beni çok rahatsız etti. Biz kimse-nin kutsalına saygısızlık yapmadık. Kimsenin de bizim kutsalımıza saldırma hakkı yoktur.

ÖZDEMİR ERDOĞAN
Mütevazılığı beni çok etkiledi

Peygamber Efendimiz’in beni en çok etkileyen yanı mütevazılığıdır. Kendi hayatında sade bir yaşamı olması. İnsanlarda haset uyandırmayacak, insanlara üstünlük görüntüsü verecek şeylerden uzak bir hayat yaşaması ve önermesi. Mesela giyiminde buna çok dikkat etmesi, giyimiyle oldukça sade olması. Ben, o yüce insanın bu yönünü kendime örnek alıp hayatımda elimden geldiğince uygulamaya çalışıyorum. Bu husus, komünizmden sonra kapitalist Avrupa için en büyük tehlikedir. Onların kurduğu tüketime dayalı sistemin karşısında bir öneri çünkü bu. Bu öneride; dünya kaynaklarını daha eşitlikçi bir paylaşım yatıyor. Batı da bundan korkuyor. Batı’nın İslam’a karşı düşmanlığının altında bu yatıyor. Onun için son zamanlarda İslam’a karşı saldırılar yoğunlaştı ve telaşlı bir kampanyaya dönüştü.

ŞEHİD MALCOLM X
Beyazlarla aynı tabaktan yiyorduk
Hz. İbrahim’in, Hz Muhammed’in, Kur’an’da adı geçen tüm peygamberlerin diyarı olan kadim kutsal beldede bütün renklere ve bütün ırklara mensup insanlar arasında görülen sarsılmaz gerçek kardeşlik ruhunun bir eşine daha rastlamadım. Her renkten insanın bana gösterdiği cana yakınlık karşısında büyülenmiştim, dilim tutulmuştu sanki. Dünyanın her yerinden yüzbinlerce hacı vardı. Her renkten insan vardı; mavi gözlü sarışınlardan tutun da Afrikalı karaderililere değin. Ama hepimiz de birlik ve kardeşlik anlayışına bağlı kalarak, aynı ibadetleri yapmakla bütünleşiyorduk, oysa Amerika’da gördüklerimize bakıp ‘beyazlarla’ ‘ötekiler’ arasında hiçbir zaman kardeşlik diye birşeyin var olamayacağına inanırdık. Sarışın mavi gözlü beyazlar beyazı olan Müslüman kardeşlerimle aynı tabaklardan yemekteyiz, aynı bardaklardan içmekteyiz, aynı halılarda yatmaktayız.
Kimseye onun kadar itaat edilmedi

“Hz. Muhammed(a) ve devrimi”, Batılı filozoflar, devlet adamları, yazarlar ve ilahiyatçıların da ilgi odağı oldu hep. O’nun sevgi ve rahmet devrimi kısa süre içinde bütün kıtaya yayıldığı gibi, vefatından sonra da dünyada İslam’ın girmediği köşe bucak kalmadı. Hz.Muhammed(S.A.V.)’in 23 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirdiği “devrim”, asırlardır Cahiliye içinde yaşayan bir toplumu kökten değiştirdi. İslamiyet’in girmediği kıta kalmadı. Napolyon Bonapart şöyle diyor: “Tanrı’nın varlığını Musa kavmine, Mesih İsa Roma âlemine, Muhammed(a) ise bütün kıtaya yaydı.” “Hz. Muhammed(a) ve devrimi”, Batılıların da ilgi odağı oldu hep. Örneğin Lawton Lancelot, “İtiraf edilmelidir ki Muhammed’in dini Afrika’ya Hıristiyanlık’tan daha çok yakışır; aslında şunu söylemem gerekir ki, bütün dünyaya daha çok yakışır. Onun özellikleri insanı insan yapması şeklinde özetlenebilir. İslam, insandan bir tanrı çıkarmaya çalışmaz ama onun iyi komşu olmasına kadar düzene sokar” diyordu.
İSTİKRARI HAYRANLIK VERİCİ

John William Draper, Hz. Muhammed(a) için “insanlığa en büyük etkide bulunan bir insan”, derken Edward Gibbon, “Bizde hayranlık uyandıran O’nun dininin yayılması değil istikrarıdır; Mekke ve Medine’de yer eden aynı saf ve mükemmel etkinin oniki asır sonra Hintli, Afrikalı ve Türklerin Kur’ani devrimlerinden sonra aynen muhafaza edilmesidir”şeklinde yazıyordu. Goethe ise “Çok kısa bir süre önce İslâm Peygamberi’nin hayatını büyük bir ilgi ile okuyup tahsil ettikten sonra gördüm ki; o asla bir sahte peygamber değildir” diyordu. D. G. Hogart ise görüşlerini şöyle dile getiriyor: “O’nun bütün davranışları, günlük hayatı, bugün milyonların şuurlu bir hâfızayla gözettiği bir kanun ortaya koymuştur. İnsanlığın herhangi bir bölümünün mükemmel İnsan kabul ettiği başka hiç kimse, bu kadar yakından ve bu ölçüde ayrıntıyla taklit edilmemiştir. Hıristiyanlığın kurucusunun davranışları, takipçilerinin günlük hayatını yönlendirmemiştir. Ayrıca, başka herhangi bir dinin kurucusu, geride Müslüman Resûl ölçüsünde bir güven ve itimat bırakmamıştır.”
HİÇBİR PEYGAMBERE BÖYLE İTAAT EDİLMEDİ

“Hz. Muhammed(a) ilk peygamberlerden uzanıp gelen yolun ışığını tamamlamış ve olgunluğa erdirmiştir” diyen Fransız Komünist Partisi’nin eski liderlerinden muhtedi Roger Garaudy, Muhammedilik’le Cezayir’de sürgünde iken tanıştığını şöyle anlatır: “Bilindiği gibi otorite boşluğunda ve savaş anlarında en kolay iş, istemediğiniz insanları kurşuna dizmektir. Böyle haksız şekilde kurşuna hedef gösterildim. Cezayirli bir asker, aldığı emre rağmen silahı kullanmadı. Sebebini sorduğumda, ‘İslâm dini savaş halinde de olsa, elinde silah olmayan insanı öldürmeye izin vermez’ dedi. Bu cevap beni çok düşündürdü. İslâm dinini, medeniyetini ve kültürünü inceledim.”

Thomas Carlyle ise şöyle yazar: “O’na peygamber dediler diyorsunuz değil mi? Niçin? Çünkü Muhammed onlarla yüzyüze gelmiş, hiçbir esrarın arkasında kutsanmamış, kendi hırkasına yama yapmış, ayakkabılarını tamir etmiş, savaşmış ve onların arasında istişaret etmiş ve emretmiştir. Siz ona ne derseniz deyin, onun nasıl bir insan olduğunu mutlaka görmüşlerdi. Kutsal tacıyla hiçbir imparator, oturup kendi hırkasına yama yapan bu insan kadar itaat görmemiştir. Yirmi üç yıllık zahmet ve gerçek mücadelenin içinde sahip olması gereken herşeye sahip gerçek bir kahramanı görüyorum.” NOT: Hz. Muhammed(S.A.V.) her yönüyle mükemmel bir insan ve peygamber. Bu nedenle dizide sadece değinilerde bulunduk. Bizimki denizde bir katre. Ayrıca, dizide emeği geçen mesai arkadaşım Mustafa Canbaz’a teşekkür ederim.

O’na insanlığın kurtarıcısı diyelim

Edward Gibbon’a göre, Hz. Muhammed’in getirmiş olduğu yeni inanç, belirsizliğin şüpheciliğinden arınmış ve Kur’an da Allah’ın birliğine muhteşem bir tanıktır. Lamartin ise “Düşünür, hatip, havari, kanun koyucu , asker, düşüncelerin fatihi, rasyonel akidelerin düzelticisi, şekil ve suret olmaksızın tapınma; hepsi manevi tek bir hükümdarlık olan yirmi dünyevi hükümdarlığın kurucusu, işte Muhammed. İnsanın yüceliğinin ölçümü mümkün olsa, ondan daha büyük bir insan var mıdır sorarız” diyordu.

AVRUPA’YI O KURTARIR

George Bernard Shaw ise 1930’larda şöyle diyor: “Tahminime göre Muhammed’in inancı bugün Avrupa’da kabul edilmeye başlandığı gibi, gelecekte de kabul görecektir. Ortaçağ kilisesi, ya cahilliklerinden ya bağnazlıklarından Muhammediliği kara renklere boyayarak anlattılar. Onlar Muhammed’den ve dininden nefret edecek şekilde eğitildiler. Onlara göre İsa karşıtıydı. Ben, o harikulade insanı inceledim. Değil İsa düşmanı olmak, ona insanlığın kurtarıcısı demek gerekir. Günümüz dünyası onun gibi birisinin mutlak hakimiyeti altına girse, sorunları, çok ihtiyaç duyulan barış ve mutluluk getirecek şekilde onun çözeceğine inanıyorum. Avrupa, Muhammedin akidesinin aşkına girmeye başlamıştır. Gelecek yüzyılda, Avrupa sorunlarının çözümünü bu inanç içinde görmeye kadar gidebilir.”

Sezai Karakoç (Diriliş’ten):

Unutulmaz bir levha
“Ne canlı ve unutulmaz bir levhadır: Peygamber Efendimiz, Mekke’nin tehlike anlarında çalınan çanını çalmış, halk toplanınca da; ‘ben size desem ki, şu tepenin ardında düşman var. Bana inanır mısınız?’ Halk, ‘evet, inanırız’ deyince, ‘öyleyse diyorum ki, Allah’a inanın ve buyruklarına yasaklarına uyun. Aksi halde sizin için tepenin ardındaki düşmandan daha büyük tehlike var!’ demiştir. Dava adamının çağrısı için ebedi misaldir bu.”
Ferdiyetin yüceliği ve güzellik sevgisi

O kadar önemli ve o kadar yüce bir varlıkla karşı karşıyayız ki kendisinin var olması bütün insanlığa şeref katmıştır. İnsanlığın saadetini mümkün kılmıştır. Hiç şüphe yok ki insanlığın son büyük insanı. Getirdiği dinle bütün insanlığa saadet taşıdı, insana ve yüksek vasıflar kazandırdı. Bütün bunları ifade etmek ciltler bulur. O, bütün insanlık tarihinin en müstesna insanıdır. Muhyiddin-i Arabi, Füsus’ul Hikem’in son bölümünü Hz. Peygamber’e hasretmiştir. Muhyiddin-i Arabi, her peygamberin hikmetinin içerisinden diğerinin hikmetinin çıktığını belirtir. Birincisinin içerisinden ikinci peygamberin hikmetinin, ikincisinin içerisinden onu takip edenin, daha evvel gelmiş peygamberlerin hikmetlerinin içerisinden de Son Peygamber’in hikmetinin çıktığını, böyle olunca geçmiş peygamberlerin hepsinin hikmetlerinin Son Peygamber’in hikmetine göre değerlendirilmesi lazım geldiğini anlatır. Son Peygamber Hz. Muhammed (S.a.v.)’in bütün peygamberlerin hikmetlerine ilave ettiği ve evvelkilerin hiç birisinin içerisinde bulunmayan iki hikmet; ferdiyetin yüceliği ve güzellik sevgisidir. Güzellik sevgisi tekamülün son aşamasıdır.
İnsanlığa rahmet ve şefaat

İslam’la müşerref olan ünlü İngiliz popçu Cat Stevens(Yusuf İslam) Hz. Peygamber için şunları söylüyor: “Son Peygamber Hz. Muhammed (a), cahillik ve kara günler içinde bulunan. Hz. İbrahim’in getirdiği dinin kaybolmaya başladığı ve parçalara ayrıldığı Mekke’de dünyaya geldi. İnsanlığa rahmet ve şefaat için gönderildi. O bütün zamanların en mükemmel insanıdır. Müslüman olduğumdan bu yana, Peygamberimiz’in, O büyük insanın hayatını araştırıyorum. O’nu okudukça, O’nu anladıkça, etrafımı saran bilgisizliği, cehaleti daha iyi görüyor ve irkiliyorum.”

Mahatma Gandi: İslam’ı kılıçla yaymadı

Milyonlarca insanın kalbi üzerinde bugün tartışmasız bir etkisi olan hayata sahip birisini öğrenmek istedim. İslam’ın bir yeri fethinin kılıç ile olmayıp, hayat tarzıyla olduğunu her zamankinden daha fazla anladım. Peygamber’in tam manasıyla sadeliği ve ahde sadakatı, onun arkadaş ve takipçilerine kendini adaması, tevazuu, yiğitliği, korkusuzluğu Tanrı’ya ve dinine olan mutlak bağlılığıydı asıl ona her engeli aştıran ve muzaffer kılan; yoksa kılıç bir hiçti.”
Otto Von Bismark: Huzurunda eğiliyorum

Ey Muhammed! Sana çağdaş olamadığımdan dolayı çok müteessirim. Muallimi ve naşiri olduğun bu kitap senin değildir. O lahutidir… Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra da bir daha görmeyecektir. Ben huzurunda kemal-i hürmetle eğiliyorum.”
Abdullah MURADOĞLU (Yeni Şafak :6 MART 2006 )

Reklamlar

Entry filed under: Evlilik, Hanım, Hz Aişe, Kadın, Kız, Nikah, resul, Uncategorized.

İnsan kaderin mahkumu mudur?

28 Yorum Add your own

  • 1. deniz  |  Ağustos 25, 2006, 23:30 p

    slm

    Cevapla
  • 2. isoru  |  Kasım 30, 2006, 23:30 p

    Aeykum Selam (:

    Cevapla
  • 3. Burak Hüseyinoglu  |  Aralık 27, 2006, 23:30 p

    Allah sizden razi olsun, daha nice müslüman siteler sizin vardiginiz kaniya varamadilar (konu: sözde peygamber efendimizin hz.aise ile 9 yasinda evlenmesi)

    Benim kalbime ve bir cok müslümanin kalbine ferah su serptiniz ya, insallah, allahu teala ahirettede peygamber efendimizin Islam Sancaginin altinda saf tutmayi nasip eylesin…

    Daha bir cok müslümanlar bu konunun etrafinda dolanip duruyorlar ve ben buna sinir oluyorum.. Batililarda hep bu konuyu kendilerine siper edinmisler…

    Almanyada bulunan bir islami sitede bile bu konuyla resmen övünülerek bahsedilmis… bakmak isteyenler

    Tekrar allah hepinizden razi olsun…

    Cevapla
  • 4. İRFAN CANGİR  |  Ocak 13, 2007, 23:30 p

    SLM A…,
    İSLAMA hizmet eden herkese yürekten selam..Gönlümüz sizinledir..

    Cevapla
  • 5. ayse  |  Ocak 14, 2007, 23:30 p

    yaw benim din performans ödevim varda namazlailgili ayet ve hadisler 10 tane yazıcamda yardımcı olabilirmisiniz

    Cevapla
  • 6. yagmur  |  Ocak 14, 2007, 23:30 p

    slm
    benim ”namazla ilgili ayet ve hadisler” 10 tane yazmam lazım bana yardımcı olurmusuunuz lütfen

    Cevapla
  • 7. nur  |  Mart 6, 2007, 23:30 p

    ben peygamber efendimizi cok seviyorum onun yüzü suyu hürmetine kuran’ı kerimi okuyorum

    Cevapla
  • 8. furkan  |  Mart 19, 2007, 23:30 p

    peygamber efendimizle ilgili sorular

    Cevapla
  • 9. merve  |  Mart 25, 2007, 23:30 p

    ben peygamberimizin neden çok evlilik yaptığını,amacını öğrenmek istiyorum

    Cevapla
  • 10. furkan  |  Mart 26, 2007, 23:30 p

    peygamber efendimizin kardeşi varmıdır

    Cevapla
  • 11. cengiz  |  Nisan 2, 2007, 23:30 p

    çok güzel sağol aradıgım ödevi burda buldum

    Cevapla
  • 12. cengiz  |  Nisan 2, 2007, 23:30 p

    yazıları eksik olmasına ramen güzel bir konu yapmışınız teşekkür ederiz

    Cevapla
  • 13. yasemin.grup hepsi  |  Nisan 16, 2007, 23:30 p

    en çok takıldığım soru ”pergamber efedimizin kardeşi var mıdır?”çok önemli lütfen

    Cevapla
  • 14. aslı  |  Nisan 24, 2007, 23:30 p

    super bişi başka hiç bir şey dmeiyorum:)

    Cevapla
  • 15. melisa  |  Mayıs 6, 2007, 23:30 p

    çok beyendim teşekkür ederim

    Cevapla
  • 16. encodeum  |  Mayıs 7, 2007, 23:30 p

    Yaptığınız çalışmalardan ötürü sizleri tebrik ederim. Bu konuda çok faideli bir çalışma hazırlamışsınız.
    Fakat Hz. Aişenin evlilik yaşı olarak aktarılan hususta ufak bir problem bulunmakta. Bu konu ile ilgili önemli bir çalışmayı iktibas etmek isterim. Faydalanılması ümidi ile…

    HZ. AİŞENİN EVLİLİK YAŞI TARTIŞMALARINDA SAVUNMACI TARİHÇİLİĞİN ÇIKMAZI

    Mehmet AZİMLİ (Yrd. Doç. Dr. Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi)

    Kaynak:İslami Araştırmalar Cilt 16 Sayı 1/2003

    Özet

    Bu çalışma, Hz. Aişe’nin Hz. Peygamber ile evlendiğinde yaşının dokuz mu onsekiz mi olduğu konusundaki tartışmayı incelemektedir. Hz. Aişe’nin onsekiz yaşında iken evlendiği görüşünü savunanların, bölgenin iklim ve evlilik kültürünü dikkate almadıktan, bu görüşün bilimsel olmaktan ziyade Oryantalist söyleme karşı tepkisel bir savunma psikolojisi içerisinde ortaya konulduğu belirtilmektedir. Bölgenin iklim yapısı ve evlilik kültürü göz önüne alındığında birçok örneği olan ve toplumsal olarak hiç problem edilmeyen bu evliliğin esasen Hz. Aişe dokuz yaşlarında iken gerçekleştiği ve rivayetlerin de bu noktada odaklandığı sonucuna ulaşılmıştır.

    Giriş

    Hz. Muhammet (a.s.),VII. yy.da Arabistan’da yaşamış ve Arap kültürü içinde yetişmiştir. Bu kültürün bir üyesi olan Hz. Peygamber, İslam Dini olarak insanlara tebliğ ettiği “Din” ile mensubu bulunduğu kültürde önemli değişiklikler yapmıştır. Sosyal yaşamın birçok alanında ve kurumlarında gelenek haline gelmiş yaşam biçiminde (adetlerde) büyük ölçüde değişimleri gerçekleştirmiştir. Aile yapısı, kadının konumu, evlilik ve boşanma gibi sosyal hayatın en başat değerleri de söz konusu değişimden pay alan kurumlar arasındadır.
    Büyük değişimlerin mimarı olmasına rağmen, aynı geleneğin bazı adetleri İslam Dini içinde kabul edilmiş ve sürdürülmüştür. Örneğin evlilik akdi (nikâh) konusunda Hz. Peygamber önemli değişiklikler, düzenlemeler getirmiştir, fakat evliliğin yaşı, evlilik merasimi vs. gibi geleneğin hâkim olduğu cihetlere dokunmamıştır. Hatta kendisi de bu alandaki geleneğe tabi olmuştur. VII. yy. Arap kültürünün bir üyesi olmasına bağlı olarak yapmış olduğu bir kısım davranışları, zaman zaman eleştiri konusu olmuştur. Hz. Aişe ile evliliği de eleştiriye konu olan hususların başında gelmektedir. Özellikle bir kısım Oryantalistler, Arap örfüne (kültürüne) ait özel durumları yanlış yorumlayarak veya kendi kültürlerine kıyaslayarak eleştirilerinde ileri gitmişlerdir. Hz. Peygamberin 9 yaşındaki Hz. Aişe ile evlenmesi olayını “54 yaşlarında bir erkeğin oyuncaklarla oynama çağındaki bir çocukla evlenmesi”olarak nitelendirerek, bu evliliği bir anlamda şehvetperestlik, hatta daha da ileri götürerek *******lık olarak nitelendirmişlerdir. Yaşlı bir erkeğin, bakire bir kız çocuğuyla “garip evliliği” diye yorumlamışlardır.

    Oryantalistlerin haksız ve hatalı eleştirmelerine, savunmacı bir refleksle cevap veren Müslüman alimler, benzer bir hata ile Hz. Aişe’nin evlilik yaşını, kendi kültürlerindeki ortalama evlenme yaşı olan 15-20 arasına çekmeye çalışmışlardır. Hz.Peygamberin 9 yaşında bir kız çocuğuyla evlen-i ermeyeceğini, bunun bir iftira ve düzeltilmesi gereken bir yanlış olduğunu savunup, Hz. Aişe ile 17-18 yaşlarındayken evlendiği görüşünü dile getir¬mişlerdir.Rivayetlerin, zorlama tevillerle yorumuna dayalı bu tutum da, ayrı bir problem teşkil etmektedir. Bu görüşü benimseyenlerin önde gelenlerinden olan Ö. Rıza Doğrul, tercüme ettiği Mevlana Şibli’nin Asr-ı Saadet isimli eserine yaptığı ilavede bu konuyu uzunca tartışmış ve Hz. Aişe’nin evlilik yaşının 17-18 olduğu görüşünü savunmuştur.

    Biz bu çalışmamızda, hem batılı bilim adamlarının, hem de onlara cevap veren Müslüman tarihçilerin konuyla ilgili görüşlerini, kaynaklarımızda yer alan Hz. Aişe’nin evlilik yaşıyla ilgili rivayetlerle yeniden değerlendirmeye çalışacağız.

    Araştırmamızın temel hedefi, bu konudaki kanaatimizce yanlış olan iddiaları inceleyip, tarihi rivayetler ışığında mevzuyu aydınlatmaya çalışmaktır. Çalışmamızda, ağırlıklı olarak Ö. Rıza Doğrul’un, kısmen de benzer kanaatesahip olan çağdaş müelliflerin görüşlerine yer vereceğiz. Eleştirisini yapacağımız görüşlerin akabinde kendi görüş ve kanaatlerimizi de belirteceğiz.

    A. Hz.Peygamber’in Evlilik Hayatı

    Hz. Peygamber’in birden fazla kadınla evlenmesine, özellikle Batılı bilginler tarafından, çok evliliğin o dönemin sosyal sisteminin bir parçası olduğu ve birçok ahlaki, sosyal ve iktisadi sorunların çözümünde gerekli bir olgu olduğu düşünülmeden, tarafgir bir anlayışla tenkitler yöneltilmiştir. Bu tenkitleri yapan Batılı bilginlerin, aynı geleneğin mensubu olan, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın evlilikleri konusunda hiçbir eleştiride bulunmamaları, tenkitlerinde tarafsız olmadıklarını göstermektedir.

    Hz.Peygamber’in kadın düşkünü bir şehvetperest olduğu şeklindeki iddialara karşı, Hz. Peygamber’in niçin çok evlendiğinin sebeplerini anlatarak savunan bir çok reddiyeler yazılmış ve bu konuda değişik araştırmalarda cevaplar verilmiştir. Onun çok evliliğini sırf Müslüman müellifler değil, aynı zamanda bazı insaflı müsteşrikler de savunmuşlar ve cevaplar vermişlerdir. Bunlardan birisi olan Cariyle şöyle demektedir:

    “O, 25 yaşında iken kendisinden 15 yaş büyük olan bir kadınla evlendi ve onunla 25 yıl ömür sürdü. Kadınlara rağbet etmedi. Birden bire huyunu karakterini ve davranışını değiştirip nasıl kadın düşkünü olabilir ki? Buna ben kendi hesabıma inanmam “.

    Gerçekten de 25 yaşında iken evlendiği ve kendisinden 15 yaş büyük olan, Hz.Hatice ile 50 yaşına kadar yaşayan Hz. Peygamber, 50 yaşında iken yaşıtı olan Şevde ile evlenmiş ve çok evliliklerine 53 yaşından sonra başlamıştır. Evlendiği hanımlardan biri hariç tümü, ya dul ya da önceki evliliklerinden çocukları olan kadınlardır. Bu da, evliliğin ana saikinin “şehvet” olmadığını göstermektedir.

    Hz. Peygamber’in çok evlenmesinde, siyasi amaçların ağırlıkta olduğunu düşünüyoruz. Örneğin, Hz. Aişe ve Hz. Hafsa ile evlenerek, Hz. Ebubekir ve Hz.Ömer’le ilişkilerini güçlendirmiştir. Beni Mahzum’dan Ümmü Seleme ile evlenerek, İslam’a en büyük düşmanlığı yapan Ebu Cehil’in kabilesinin düşmanlığını önlemiştir. Ümmü Habibe ile evlenerek, Mekke lideri olan babası Ebu Süfyan’la ilişkilerini yumuşatmaya çalışmış, bir daha savaşta kendisinin karşısına çıkmamasını sağlamıştır. Benî Nadir liderinin kızı Safiyye ile evlenerek Yahudilerin düşmanlığını azaltırken, Benî Mustalik’in liderinin kızı Cüveyriye ile evlenerek de, bu kabilenin İslam’a girmesini sağlamıştır. Meymune, ile evlenerek Meymune’nin kız kardeşinin evli olduğu ünlü kabile lideriyle bacanak olmuş ve onlarla yakınlık sağlamıştır. Zeynep b. Cahş’la evliliğini, bir Cahiliyye adetini yıkmak için Allah istemiş ve Kuran’da bu konuyla ilgili ayetler indirmiştir. Diğer hanımı Zeynep binti Huzeyme ise, Hevazin’in çok güçlü bir kabilesine mensuptur.
    Kısaca zikrettiğimiz bu politik sebeplerin bile onun evliliğinin “şehvefile ilgili olmadığını göstermeye yeteceği kanaatindeyiz.

    B. Hz. Aişe’nin Evlilik Yaşı Konusundaki Görüşlerin Tenkit ve Tahlili

    Hz. Aişe’nin Hz. Peygamber ile evlilik yaşı konusundaki tartışmaları maddeler halinde verip, her bir madde içinde; bu görüşlerin eleştirilerini yaptıktan sonra, kendi görüş, değerlendirme ve cevaplarımızı da aynı madde içinde belirteceğiz.

    Mevlana Şibli “Asr-ı Saadet” isimli eserinde; Hz. Aişe’nin doğum tarihi ile ilgili bilgilerin güvenilir olmadığından hareketle evlilik yaşını tespit etmeninde mümkün olamayacağını, dolayısıyla rivayetlerde belirtilen yaşın, kuşkulu olduğunu söylemiştir.Aynı görüşe Rıza Savaş’da katılmaktadır.İslam tarihi kaynaklarında, hiçbir sahabînin doğum tarihi konusunda net bir bilgi yoktur. “Asrı Saadet” isimli esere yaptığı (ilave) açıklamalarda Ö. Rıza Doğrul’un da belirttiği gibi, o dönemde, bugünkü gibi nüfus daireleri yoktu ve kimsenin doğum kaydı yapılmıyordu. Nitekim günümüzde bile, özellikle kırsal kesimde, doğan çocukların doğum kaydı yapılamamakta, çocukların ailelerine çocuğun yaşı sorulduğunda, tarih olarak “ekinler biçildiği zamanda, narlar kızardığında, bir kış günü veya şu önemli olay olduğunda doğdu ” şeklinde cevaplar alınmaktadır.O dönemde bütün sahabilerin yaşları, genelde ölüm zamanındaki yaşlarına göre hesaplanıyordu. Bu ilkeden hareketle, Hz. Aişe’nin vefat tarihinden, yaşı çıkarıldığında yaklaşık olarak doğum tarihi bulunabilir. İslam tarihçileri, Hz. Aişe’nin vefat tarihi olarak genelde H. 58 yılını, vefatı sırasındaki yaşı olarak da 66 yaşını vermektedirler. Bir kısmı, vefat tarihi olarak H.56-59’u, vefatı sırasındaki yaşı olarak da 65-67 yi belirtseler de, çoğunluğu birinci görüşte müttefiktirler.11 Böylece Hz. Aişe’nin vefat esnasındaki yaşından, vefat tarihini çıkardığımızda (66-58=8) Hicret sırasında Hz. Aişe’nin yaşının 8 olduğu ortaya çıkar. Hicretten bir yıl sonra evlendiğine göre ise evlilik yaşı 9 olacaktır. 12 İbn Kesir bu yaşta evlendiği konusunda hiçbir ihtilafın olmadığını belirtir.
    Hicretin ilk yılında evlendiği sırada 9 yaşında olduğuna göre, doğum tarihi Nübüvvet’in IV. yılına tekabül etmektedir. Hz. Aişe’den gelen “Ben kendimi bildim bileli İslam in içindeyim ” sözü de bunu kanıtlamaktadır.

    Ö. Rıza Doğrul, Hz. Aişe’nin vefat ettiği sırada 74 yaşında olduğunu belirtse de bu rakamı (yaşı), tarihsel olarak kabul etmek mümkün değildir. Çünkü hiçbir tarihi kayıtta Hz. Aişe’nin bu yaşta vefat ettiği belirtilmemektedir. Müellifin, Hz. Aişe’nin 74 yaşında öldüğü konusundaki görüşü yalnızca Hz. Aişe’nin 17 yaşında evlendiği görüşünü esas alarak yaptığı yanlış bir kıyaslamanın sonucudur.

    Sonuç olarak Hz. Hatice’nin Nübüvvetin 10. Yılında vefat etmesi üzerine Havle’nin teklifi ile söz kesilmiş ve Hicretin I. Yılında ise evlilik gerçekleşmiştir. Bizzat Hz. Aişe’den gelen rivayetlerde 6 yaşında sözlendiği ve 9 yaşında da evlendiği belirtmektedir.
    Ö. Rıza Doğrul, Hz. Aişe’den nakledilen “Ben Mekke’de oynayan bir çocuk iken Hz. Peygambere “Hatta onların vadeleri kıyamettir ve kıyamet ise daha dehşetli ve daha acıdır.”
    (Kamer 46) ayeti inmişti” şeklindeki Hz.Aişe’den nakledilen bu rivayeti delil alarak özetle şunları belirtir;

    ” Bu yaşta bir çocuğun bu ayetleri ezberlemesi, müşriklere acı azabı müjdeleyen bu ayetleri anlaması, Müslümanların başından geçen buhranlı vakalarla bu kadar alakadar olması ruhen ve fikre mümkün değildir. Bunu kabul etmeye imkan yoktur. Ne kadar zeki olursa olsun bu yaşta bir çocuk Kur’anla bu kadar alakadar olamaz. Ayrıca Kamer suresinin boykot yıllarında inmesi mümkün değildir. Çünkü bu konuda mucize gösteriminin gerçekleşe¬bilmesi için Müslümanların müşriklerle görüşmeleri lazımdır. Öyleyse bu surenin Müslümanların işkence yıllarında inmesi gerekir. Bu yıllarda Hz. Aişe hin çocuk olduğunu kabul etsek bile bu durumda Hz. Aişe peygamberlikten önce doğmuş demektir” şeklinde görüşlerini aktarmaktadır.

    Bu görüşü Rıza Savaş da paylaşmaktadır.

    Yazarın kendi görüşünü desteklemek için delil olarak ileri sürdüğü Hz. Aişe’den nakledilen bu rivayet, aslında yazarın görüşlerinin aleyhine bir delil olarak alınabilir. Bu yaşta bir çocuğun söz konusu ayetin ne şekilde indiğini bilmesi değil, bilememesi mümkün değildir. Çünkü bu yaş grubundaki çocuklar, o dönemdeki bir olayı rahatlıkla anlayabilecek ve kavrayabilecek bir çağdadır. Günümüzde de, 5–6 yaşlarında hafız olmuş çocuklar görebilmekteyiz.
    Kaldı ki Doğrul; “Altı yaşında bir çocuk ne kadar zeki olursa olsun nihayet çocuktur. Bu ayetlere nüfuz edemez” şeklinde açıkladığı paragrafta bu sözleri aktarırken aynı paragrafta Hz. Aişe’nin Nübüvvetin gelişinden 2 veya 3 yıl önce doğduğunu, Kamer suresinin de Nübüvvetten sonra IV. Yılda indiğini belirtmiştir. Bu durumda kendi hesabına göre bile bu ayet indiğinde Hz. Aişe 6 veya en fazla 7 yaşında olmaktadır. Böylece müellif kendi de çelişkiye düşmektedir. Ayrıca Kamer suresinin boykot yıllarında, yani Nübüvvetin 8–10. senelerinde indiği ifade edilmiştir. Demek oluyor ki bu ayet indiğinde Hz. Aişe en az 5 en fazla 7 yaşlan arasındadır. Çünkü boykot yılları İslam’ın gelişinin 8. veya 10. yılları arasında olmuştur. Kamer suresi de boykot yıllarında indiğine göre Hz. Aişe sure indiğinde en azından 5–6 yaşlarındadır. Bu yaşta biri de ayetleri rahatlıkla ezberleyebilir ve anlamlarını kavrayabilir.

    Yazarın; “bu sûre boykot yıllarında inemez, çünkü Müslümanlar müşriklerle görüşmüyorlardı”22 şeklindeki iddiası da doğru değildir. Çünkü, Müslümanlara bu dönemde, Haram Aylarda, 4 ay boykot uygulanmıyordu.23 Bu dört ay içerisinde müşriklerle görüşüyorlardı ve Kamer suresi de bu dönemde, boykot yıllarında, Mina’da iken inmiştir.
    Dolayısıyla Doğrul’un bu yaklaşımı da isabetli değildir.

    Rıza Savaş, Hz. Aişe’nin; “Kendini bildi bileli anne-babasının dine inandıklarını” belirten ve devamında, Hz Ebu Bekir’in Habeşistan’a hicret etmek üzere yola çıktığını anlatan rivayeti delil göstererek, Hz Aişe’nin bu olayı nakledebilmesi için, yaşının bu olayı gözlemleyecek kadar büyük olması gerektiği sonucuna varmaktadır. Olayı Hz. Aişe’nin daha sonra birilerinden nakletmiş olabileceği şeklindeki bir yorumun ise, ancak rivayeti ikiye bölerek (I.kısımla II. kısmı birbirinden ayırarak) yapılabileceği, bunun da yanlış olduğu kanaatindedir.

    Fakat rivayetin ilk bölümü de, Hz. Aişe Nübüvvetten sonra doğmuş olduğunu apaçık göstermektedir. Rivayetin II.kısmı ise, muhtemelen Hz. Aişe’in yaptığı bir mürseldir. Aynı rivayetle ilgili Doğrul, Hz. Aişe’nin, “Kendini bildi bileli anne-babasının dine inandıklarını” belirten rivayeti delil alarak, bu rivayetin Hz. Aişe’nin Nübüvvetten sonra doğduğunu gösteremeyeceğini, bilakis Hz. Ebubekir’in Nübüvvet gelmeden önce de putperest olmadığını Hanif olduğunu, bundan dolayı bu rivayetin onun Nübüvvetten sonra doğduğu konusunda delil alınamayacağını, belirtmektedir.

    Halbuki rivayete iyi baktığımızda, bu yorum ikiyönden geçersizdir. Birincisi; hadisteki Din kelimesi “ed-Din” şeklinde marife olarak kullanılmıştır. Bundan da İslam’ı kastettiği anlaşılmaktadır. İkincisi ve daha önemlisi; Hz. Aişe rivayetin devamında bu dinin İslam dini olduğunu ve çocukluğunda Hz. Peygamber’in devamlı kendilerine geldiğini anlatarak, kendisinin Nübüvvetin geldiği dönemde doğduğunu açıklamıştır. Rivayette yer alan vurgu, onun İslam döneminde doğduğunu belirtmektir. Böylece, rivayette zikredilen yaşın doğruluğu ortaya çıkmış olmaktadır.

    Rıza Savaş ve Doğrul, Hz. Aişe’nin ablası Hz. Esma’nın, Hicret sırasında 27 yaşında olmasından hareketle, ablasından 10 yaş küçük olan Hz. Aişe’nin de buna göre 17 yaşında olacağı sonucuna ulaşmaktadırlar. Hz. Aişe de hicretten hemen sonra evlendiğine göre, evlendiği sırada 17-18 yaşlarında olması gerektiği görüşünü dile getirmektedirler.Şimdi bu görüşü incelemeye çalışalım.

    Öncelikle Hz. Aişe’nin vefatı sırasında kaç yaşında öldüğünü tespit edebilirsek evlendiği esnada ki yaşını tespit etmek kolaylaşacaktır. Daha öncede aktardığımız gibi tarihçiler Hz. Aişe’nin H. 58 yılında 66 yaşında vefat ettiğini kabul etmektedirler.30 Buna göre eğer H.58 de Hz. Aişe 66 yaşında vefat ettiyse, Hicret sırasında 8 yaşında ve evlendiği sırada H. I. yılda 9 yaşında olacaktır.(66–58=8, 8+1=9)

    Aynı hesaplama yöntemini ablası Hz. Esma’ya da tatbik edersek, Hz. Aişe vefat ettiğinde (H. 58) Hz. Aişe’den 10 yaş büyük olan Hz. Esma’nın 76 yaşında olması gerekir. (66+10=76) Hz.Aişe vefat ettiğinde, yani H.58 de 76 yaşında olan Hz. Esma, Hicret sırasında 18 yaşlarında, 10 yaş küçük olan Hz.Aişe ise 8–9 yaşlarında olacaktır.(76–58= 18)
    Hicret sırasında 27 yaşında olduğunu savunan yazarlar, Hz. Esma’nın ölümü esnasındaki yaşından yola çıkarak bu sonuca varmaktadırlar. Şimdi bu konuyu biraz daha geniş bir şekilde inceleyelim. Hz. Esma’nın H. 73 yılında öldüğü kesindir. Bu konuda tarih kitaplarında hiçbir ihtilaf yoktur. Öldüğü esnadaki yaşı konusunda bazı bilginler 100 rakamını verseler de kaç yaşında öldüğü konusunda ihtilaf vardır. Hz. Esma, oğlu Abdullah b. Zübeyr’in Haccac tarafından şehit edilmesinden birkaç ay sonra vefat etmiştir.Hz Esma’nın ölüm yaşı konusunda ihtilaf bulunduğundan bazı bilginler, Arapça’da genel de 40,70,100 gibi sayıların çok¬luktan kinaye olarak kullanılabileceği prensibinde olduğu gibi, 100 yaşında öldüğünü bildirmişlerdir. Yani, bu bilgiyi veren bilginlerin kasıtları Hz. Esma’nın uzun süre yaşadığını belirtmektir. Yoksa net olarak tam yaşını vermeyi değil. Örneğin, muhakkik bilginlerden, İbn İmad ve ez-Zehebi bu şüpheli bilgiden dolayı Hz.Esma’nın 90 yaşında veya bunu biraz aşmış bir yaşta vefat ettiğini belirtirler.

    Bu hususta şöyle bir hesaplama yaparsak konu daha da netleşebilir: Hz.Aişe’nin vefat ettiği H. 58 den Hz. Esmanın vefat ettiği H. 73’e kadar geçen 15 yıllık süreyi Hz. Esma’nın H. 58 deki yaşına eklediğimizde Hz Esma’nın yaşı vefat ettiği sırada 91 eder. (76+15=91). Bu da gösteriyor ki Hz. Esma vefat ettiğinde 91 yaşlarıda olmaktadır ve 100 yaşında olması mümkün gözükmemektedir. 91’den öldüğü tarih olan H.73 ü çıkardığımızda (91-73=18) Hz. Esmanın Hicrette, yani Hz.Aişe’nin evlendiği yılda 18-19 yaşlarında olduğunu buluruz. Hz.Esma ile Hz.Aişe arasındaki yaş farkı 10 yaş olacağına göre Hz. Aişe’den nakledilen ve bütün tarihçilerin müttefik olduğu “6 yaşında sözlendim 9 yaşında evlendim” ifadesinin doğru olduğu ortaya çıkar.

    Bütün bunlara ilaveten şunu da söylemek mümkündür; O. Rıza. Doğrul’un görüşüne göre, Hz.Esma Hicrette 27 yaşında olmaktadır. Biliyoruz ki Hz. Esma Hicret sırasında ilk çocuğuna hamile idi. Kızların çocukken nişanlandığı, 9-10 yaşlarında evlendiği bir yörede, 27 yaşında evlenerek ilk çocuğu doğurmak oldukça geç bir yaştır. Günümüzde bile kızlar küçük yaşta evlenebilmekte¬dir. O gün için, sıcaktan dolayı ergenliğin erken yaşlarda başladığı bir yöre de, Mekke gibi, çok evli¬liğin yaygın olduğu ve kadınların hiçbir zaman bu yaşa kadar bekâr kalmadıkları bir bölgede, Hz. Esmanın 27 yaşında evlenmesini kabul etmek oldukça zor, hatta muhaldir diyebiliriz. Söz konusu yaş o günkü şartlarda, torun sahibi bile olunabilen bir yaştır. Çünkü daha sonraki dönemlerde de kızlar, çocuk denecek yaşta evlendiriliyorlardı.
    Özetle tarihi rivayetlere dayanarak yaptığımız hesaplara göre Nübüvvetten 6 yıl önce doğan Hz.Esma, Hz. Aişe doğduğunda 10 yaş civarındadır. Hicrette ise, genç bir kadın olarak Hz. Peygambere erzak taşımış ve 18 yaşlarında ilk çocuğuna hamile kalmıştır. Hz. Aişe ise bu sırada 8-9 yaş civarındadır.

    Doğrul, Hz. Aişe’nin 9 yaşında evlenmediğine bir diğer delil olarak; Hz. Peygamber’in, Hz. Hatice’nin vefatından sonra evi idare edecek, çocuklara bakacak birisine ihtiyacının olduğunu, bu vazifeyi ise 9 yaşlarında bir çocuğun yapamayacağını belirterek, bundan dolayı Hz. Aişe ile 18 yaşlarında evlen¬mesinin daha makul olacağını, söylemiş ve bu konu¬da nakledilen Hz. Peygamberin ev işlerini görmesi için Şevde ile evlenmesiyle ilgili rivayetlerin güvenilir olmadığını, şayet bu rivayetler kabul edilse bile Sevde’nin iri, yaşlı ve yavaş haliyle ev işlerini yap¬maya elverişli bir hanım olmadığını belirtmektedir.

    Doğrulun görüşlerinden yola çıkarak, Hz. Hatice’nin vefatından sonra ev işlerini üstlenecek, çocuklara bakacak birisi lazımsa, neden Hz.Pey¬gamber Hz.Aişe ile (yazarın iddialarına göre Hz.Hatice’nin vefatında Hz.Aişe 15 yaşlarında idi) Hz.Hatice’nin vefatından sonra Mekke’de evlenme¬di de, Medine dönemine kadar bekledi? Ev işlerini çocuk bakımını neden ihmal etti? Kaldı ki Hz. Peygamberin en küçük çocuğu Hz. Fatıma bile Hz. Aişe’den büyüktür. Bu nedenle, Hz. Âişe ile evliliği¬ni, çocuk ve ev bakımı gerekçeleriyle açıklamak kabul edilebilir bir durum değildir.

    Ayrıca Hz. Sevde’nin Mekke döneminde, Hz. Hatice’nin vefatından hemen sonra, Hz. Peygamberle evlendiği sabittir. Bu rivayetlerin güvenilir olma¬dığı şeklindeki yazarın görüşü pek tutarlı görünme¬mektedir. Çünkü tersine bir rivayet yoktur. Müs¬lim’de geçen “Şevde Resulullahın benden sonra ni¬kahladığı (tezevvece) ilk kadındı”42 ifadesindeki “tezevvüc” kelimesi “söz kesmek” anlamında olmalı¬dır. Zira, Hz. Aişe kendisinin söz kesilmesini anla¬tırken de aynı kelimeyi “tezevvece”yi kullanmakta; “Rasulullah beni altı yaşımda iken nikah etti (söz kes¬ti), dokuz yaşımda iken de zifafa girdi”demektedir.
    Yukandaki bilgileri özetleyecek olursak; Hz. Peygamber, Hz. Hatice’nin vefatından sonra Hz. Şevde ile hemen evlenmiş, Hicretten sonra da, Hz. Aişe ile evlenmiştir.
    Doğrul’un iddia ettiği gibi, Hz. Peygamber’in Hz. Aişe ile evlenme sebebinin ev işlerini yaptırmak olmadığını şu şekilde de izah edebiliriz:

    Hz.Peygamber, Hz. Aişe ile küçük yaşta evlenerek onun, diğer hanımlarından daha iyi bir şekilde İslamî bilgileri kendisinden almasını ve Müslümanlara aktarmasını amaçlamış olabilir. Çünkü, diğer hanımları, hem yaşları hem de zeka seviyeleri bakımından Hz. Âişe ile kıyaslanamazlar. Hz. Âişe’nin, erken yaşlarda peygamber hanesine girmesinin en önemli nedeni bu olmalıdır diye düşünüyoruz. Bu küçük ve zeki kız sayesinde diğer sahabenin göremedikleri Hz Peygamber’in evinde meydana gelen olayların, özellikle kadınlarla ilgili özel meselelerin, Müslümanlara aktarılmasını ve Hz.Peygamber’in Müslüman kadınlarla olan bilgi alışverişini o sağlamıştır. Bundan dolayı, kaynaklarımızda yer alan İslam’i bilgilerin neredeyse tümü Hz. Aişe’den gelmiştir, diyebiliriz.

    Hz. Âişe’nin üstlenmiş olduğu bu görevi diğer hanımları üstlenemez miydi, şeklindeki bir soruya şu şekilde cevap verebiliriz: Hz. Peygamberin diğer hanımları, daha önce birkaç evlilik hayatı geçirmiş, zeka olarak yorulmuş aynı zamanda yaşlanmış olan kadınlardı. Bir kısmının, coçuk sahibi olmak gibi, zihinsel anlamda önemli meşguliyetleri de bulunuyordu ki bu durum, Hz. Âişe’nin bilgi edinmedeki konumu ile kıyaslandığında, hanımlar arasındaki fark daha iyi görülebilir. Hz.Aişe ise, özel yetenekleri, diri zekası ile müstesna bir kadın olarak, İslam’ın bütün Medine dönemi hadiselerini gözlemlemiş ve bizlere aktarmıştır.

    Yukarıda açıklamaya çalıştığımız Hz. Âişe’nin meziyet ve gayretleri konusunda “Siret Ansiklopedisi” yazarı Afzalurrahman şunları aktarmaktadır:

    “Hz. Peygamberle erken yaşta evlenen Hz.Âişe’nin eğitim ve talimi bizzat Hz.Peygamber’in rehberliği ve nezareti altında gerçekleşti. Hz Aişe çok zeki, tecessüs sahibi, hıfzı kuvvetli, çok çabuk öğrenmeye kabiliyetli idi. Hz.Peygamberden ne görüp duydu ise onu hatırladı ve başkalarına nakletti. Bu sebeple Hz.Peygamber ona çok yakınlık duydu ki her söylediğini dinleyip izlesin ve yaptığını daha hevesli yapsın. Böylece Hz.Aişe, İslam prensiplerini ve Resulün sünnetini diğer hanımlarından daha fazla öğrendi ve hafızasında tuttu. O, bu ilmi Hz.Peygamberden sonra yaklaşık 45 yıl kadar anlattı. Hz.Peygamberden 2210 hadis rivayeti ile en fazla hadis rivayet eden altıncı sahabi olmuştu”. Bütün bunlardan Ö. Rıza Doğrulun öne sürdüğü gerekçelerin, isabetli olmadığı anlaşılmaktadır.

    Doğrul, bir önceki maddede anlattığımız Hz. Âişe’nin bilgisi, kabiliyeti ve İslam’i bilgilerdeki büyüklüğünü genişçe anlatarak; “Bütün bunları 9-18 yaş arasında bir çocuk öğrenemez. Bu evliliğin 18-27 yaş arasında olması daha makul değil midir?” şeklinde bir akıl yürütmeğe girmiştir.

    Böyle bir akıl yürütmenin zorlama olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, bunun için çocukların zeka ve öğrenme yaşına baktığımızda, çocuk eğitimcilerinin büyük çoğunluğunun kabul ettiği ve dünyada hemen hemen her yerde uygulanan öğrenme yaşı 7-20 yaşları arası olduğunu görürüz.
    Bu yaşlar, genelde çocukların her bilgiyi toplama çağıdır. Yirmi yaş sonrası ise, artık bilgileri değerlendirme çağı başlamaktadır. Bir de sıcak iklimde çocukların bedensel ve zeka bakımından erken geliştikleri düşünülürse, öğrenme yaşının birkaç yıl daha düştüğü görülecektir. Buna göre, Hz. Âişe’nin Hz.Peygamberle birlikte yaşadığı (9-19) yaşları arası, onun öğrenmek için en müsait olduğu yaşlardır diyebiliriz. Hz. Peygamber’den sonra ki döneminde, elde etmiş olduğu bilgileri diğer Müslümanlara 45 sene boyunca aktarmıştır.

    Hz. Âişe’nin Hz. Peygamberle nişanlanmadan önce, Cubeyr b. Mutim’in oğlu ile nişanlanmasından hareketle Doğrul, bu nişanlanmanın nübüvvet geldikten sonra olamayacağı, çünkü İslam’a göre müşrike kız verilmeyeceğinden dolayı bu nişanın nübüvvet gelmeden önce vuku bulması gerektiğini, bunun sonucu olarak da Hz. Âişe’nin İslam’dan önce doğduğunu iddia etmiştir.

    Bu iddia da iki yanlış tespit etmekteyiz: Birincisi, aktarılan rivayetteki Hz. Âişe ile nişanlanan şahıs Cubeyr b. Mutim’in oğlu değil, bizzat Cubeyr’in kendisidir.” Yani Hz. Aişe, Mutim b. Adiyy’in oğlu Cubeyr ile nişanlanmıştır. Yazar burada bir isim yanlışlığı yapmıştır.
    ikincisi ve daha önemli hatası ise, nübüvvetin gelişinden sonra müşrike kız verilmeyeceği görüşüdür.Halbuki Mekke döneminde böyle bir yasak yoktu. Bu yasağı bildiren ayet Medine’de inmiş ve bu nedenle sahabe müşrik eşlerini boşamışlardı. Ancak Mekke döneminde, sadece Hz.Ebubekir değil, Hz.Peygamber bile İslam’ın en büyük düşmanı olarak Kuran’da ismi zikredilen Ebu Leheb’in iki oğluna iki kızını vermiş ve Nübüvvet geldikten sonra da Ebu Leheb oğullannı zorlayıp bu iki kızı boşatıncaya kadar boşatmamıştı.

    Müslümanlar için durum böyle olduğu gibi. Müşrikler için de böyle bir yasak bahis mevzu değildi. Mekke’de bu yasak ilk defa Haberu’s-Sahife olayında: yani, Mekkelilerin Müslümanlara boykot yaptıkları sırada gündeme gelmiş ve Müslümanlarla kız alışverişini durdurmuşlardı. Fakat Hz.Sevde’nin Hz. Peygamber ile evliliğinde olduğu gibi, boykottan sonra da bu yasağa uyulmuyordu. Nitekim Hz.Şevde nin müşrik olan babası nübüvvetin 10. Yılında Hz.Peygamberi beğendiği ve kızına denk bir insan gördüğü için onunla evlendirmişti.
    Doğu toplumlarında, ülkemizde de olduğu gibi. çocukların küçük yaşta “Beşik Kertmesi'” adı altında sözlenmeleri oldukça yaygındır. Hz. Ebû Bekir gibi Mekke’nin saygın iş adamlarından birinin kızını, almak isteyenlerin çok olacağı muhakkaktır. İşte Hz. Aişe’nin Cübeyr ile sözlenmesi de bu kabil bir söz kesme olayıdır, diyebiliriz. Dolayısıyla, O. Rıza Doğrul”un söz konusu nişanlanmadan hareketle. Hz. Aişe’nin yaşının büyük olması gerektiği şeklindeki çıkarımına katılmıyoruz.

    Doğrul. Hz. Aişe’nin nişanlısı Cubeyr b. Mutim’in annesinin Hz.Ebubekir’e “eğer bu kız benim evime girerse oğlumu atalarının yolundan çıkarır” demesini54 delil getirerek, Hz.Aişe’nin dînî et¬kinliğinden dolayı nişanın bozulduğunu söylemiş ve bu nişanın nübüvvetten önce vuku bulduğunu dolayısıyla da Hz. Aişe’nin yaşının rivayetlerde zikredilen yaştan büyük olduğu sonucuna ulaşmıştır.Bir kısım yazarlar da bu görüşte ona katılmaktadırlar.

    Doğrulun bu yaklaşımı, yukarıda açıkladığımız üzere kabul edilmesi mümkün olmadığı gibi. Ibn Hanbel’den naklettiği. Cübeyr b. Mutim’in annesinin Hz.Ebubekir’e söylediği sözün tercümesi de yanlıştır. Bu yanlış tercüme. Doğrul’un rivayetten yanlış sonuç çıkarmasında etkili olmuş olmalıdır. Ibn Hanbel’deki rivayetin tercümesi şöyle olmalıdır: “Ey Ebubekir! oğlumuzu senin kızınla evlendirdiğimizde, sen onu yeni dinine sokmak istersin ” Doğrulun yaptığı tercümeden, kadının oğlunu yeni dine sokacak şahsın Hz. Aişe olduğu anlaşılırken, rivayetin doğru tercümesinde söz konusu şahsın Hz.Ebubekir olduğu anlaşılmaktadır. Bizim tercümemize göre kadının korktuğu şahıs Hz.Aişe değil, bilakis Mekke döneminde birçok kimsenin hidayete ermesine sebep olan Hz.Ebubekir’dir. Kadın bundan dolayı oğlu Cübeyr’in Hz. Aişe ile evliliğini bozmuştur. Onunkorkusu oğlunun Hz. Ebubekir’in etkisine girmesidir.

    Doğrul ayrıca bu rivayeti kabul edip kendisine delil olarak aktarırken, aynı rivayetin birkaç satır sonrasında yer alan; Hz. Aişe’nin 6 yaşında Hz.Peygamberle sözlendiği ifadelerini maalesef göz ardı etmektedir.

    Rıza Savaş’da aynı rivayetten yola çıkarak, Cübeyr’le nişanın Hz. Ebu Bekir’in faal olarak tebliğe başlamasından önce olduğunu, buradan da nişanın bozulduğu nübüvvetin 10. yıllarında Hz Aişe’nin 14-15 yaşlarında olabileceği sonucuna varmaktadır. Bu tespiti esas kabul edersek akla şu soru gelmekte¬dir: Eğer bu nişan nübüvvetten önce veya en azın¬dan nübüvvetin ilk yıllarında yani Ebu Bekrin faal olarak tebliğe başlamadığı yıllarda oldu ise. neden Cübeyr in ailesi Hz.Hatice’nin vefatına kadar 10 yıl bekledi? Nübüvvetin 10. yılına kadar beklemeden bu nişanı daha önce bozması gerekmez mi idi? Bu gerekçeye göre daha önce bozmaları gerekiyordu. Bu konudaki bir diğer görüş de. Hz. Aişe’nin ifk hadisesi sırasında Hz.Peygambere karşı sarfettiği sözlerin o sıralarda 15 yaşlarında, olgun olmayan bir kızın söyleyebileceği sözler olmadığı, dolayısıyla Hz Aişe’nin yaşının daha büyük olduğu iddiasıdır.

    Bu iddia, tamamen sübjektiftir. Çünkü, insanın önemli sözler söylemesi, yine önemli işler görmesi kişiye ve yaşa göre değişir. Örneğin, çeşitli sanat ve felsefe alanında çok küçük yaşlarda, ileri zeka seviye¬si gösterenler her zaman var olmuştur. Bu nedenle. Hz. Aişe on beş yaşında böyle önemli sözleri sarf edemez demenin bir delili yoktur. Ayrıca bu tezin, bilimsel bir dayanağı da söz konusu değildir.

    Bu yaşlarda o sıcak bölgede genç kızlığının tam zirvesinde olan üstelik 6 yıldır Hz. Peygamberin yanında yaşayan, daha önce de Hz.Ebubekir gibi İslam’ın en önemli şahsiyetlerinden birinin yanında bulunan bir kimse bu sözleri rahatlıkla söyleyebilir. Üstelik bu kimse Hz.Aişe gibi gayet kabiliyetli, zeki bir kimsedir.
    Rıza Savaş, Hz. Aişe’nin abisi Abdurrahman b. Ebi Bekir’le aynı anneden doğduklarını göz önüne alarak, iki kardeş arasındaki yaş farkını Hz. Aişe’nin yaşının tespitinde delil olarak kabul etmiştir. Ona gö¬re, o dönem şartları içinde iki kardeş arasındaki yaş farkının 10 yaş kadar olamayacağı, ancak 1-2 yaş olabileceği tezinden hareketle, Hz. Aişe’nin de 18 yaşlarında olacağı belirtmektedir. Çünkü, Abdurrah¬man b. Ebî Bekrin Bedir Savaşı’nda 20 yaşların¬dadır. Buna göre, aralarında 1-2 yaş fark bulunması
    gereken Hz. Aişe de, 18 yaşlarında olmalıdır.

    Rıza Savaş’in yukarıdaki tezini, o günkü Arap toplumunda yaygın olan çocuk edinme koşullan içinde makul kabul etmek gerekir. Ancak genel olan bu durumun, her özel durum için de aynı şekilde değişmez bir yasa imiş gibi kabul edilmesi, bilimsel olmadığı gibi. delil olarak da kabul edilemez. Bu sadece tahmini bir varsayımdır. Bir bilgiye/belgeye dayanmamaktadır. Çünkü, bir kadından doğan çocuklar arasındaki yaş farkının şu ya da bu miktarda olmasını sağlayacak bir çok neden olabilir. Bu nedenleri tespit etmeden, yukarıdaki gibi, sadece belirli bir adeti öne sürerek iddiada bulunmak, kabul edilebilir bir durum değildir. Bu nedenle, Hz. Âişe’nin yaşının büyüklüğünü, söz konusu yaklaşımla ispatlamak mümkün gözükmemektedir.

    Dozy gibi müsteşrikler, 54 yaşlarında bir adamla, küçük bir kız çocuğunun evliliğini garip görüldüğünü belirtirlerken bazı yazarlarda insanlık tarihi boyunca böyle bir evliliğin olamayacağını söylemişlerdir.

    Dozy kendi kültürünün tesirinde kalarak konuyu değerlendirmiş ve yadırgamışür. Biz bu iddialara, hem o dönemden, hem de günümüzden örnekler vererek cevap vermek istiyoruz. O dönemde bu tip evlilikler çoktu. 60 yaşlarındaki Halife Ömer’in Hz. Ali’nin çocuk yaşta baliğ olmamış kızı ile evlenmesi o dönemde bu yaş farkının problem olmadığını gösterir.

    Zehebi’nin naklettiği şu rivayet bu konuda ilginç bir örnektir. Amr b.el-As. oğlu Abdullah b.Amr dan tam 11 yaş büyüktür.63 İbni Hacer bu yaş farkını 12 olarak verir. Bu rivayete göre. Amr yaklaşık 10-11 yaşlarında evlenmiş olmalıdır. 10 yaşında erkeklerin evlilik gerçekleştirebildiği bir yörede, daha erken ergenliğe giren kızların 9 yaşında evlilik yapması kadar normal bir şey olamaz. Yine 53 yaşlarındaki Hz.Ebubekir’e Hz. Ömer’in 20 yaşlarındaki kızı Hafsa’yı teklif etmesi yaş farkının o dönemde pek de garip karşılanmadığını göstermektedir.

    Ergenlik yaşının yüksek olduğu ülkemizde bile kırsal kesimlerde kızlar 12-15 yaş arası evlenebilmektedir. Arabistan bölgesinde ise ergenliğin 8 yaşlarına kadar düştüğünü ve kızların 20 yaşlarında biyolojik gençlik çağını bitirme noktasına geldiğini biliyoruz.

    Arap kültüründe yer alan bu durumun günümüzde de devam ettiğini, Kur’an Mesajı adlı eserin yazarı Muhammed Esed’in Medine’de iken, başından geçen evlilik göstermektedir. Bu evlilikte, ileri yaşlardaki Esed, 11 yaşlannda bir çocukla evlendirilmiştir. Buna itiraz eden Esed’e Araplar şöyle demişlerdir: “Kız kocasının evinde büyür”.

    Günümüzde ergenlik çağı yüksek olan Batı ve ABD gibi soğuk bölgelerde bile 9-10 yaşlarında bakire bir kız çocuğu bulmanın çok zor ve bu yaşlardaki çocukların serbestçe cinsel ilişki içerisinde olduğu bilinen bir gerçektir. Bu nedenle insanlık tarihinde, Hz. Peygamberin evliliğinde olduğu gibi bir evlilik olmadığını iddia etmek, bilimsel değildir.
    Bu yaşlarda evliliğin halen Batıda ve ABD’nin kırsal kesiminde uygulandığı bilinmektedir. Yapılan tespitlere göre Batı gibi soğuk ülkelerde bile ergenlik yaşları, çok küçük yaşlara kadar düşmüştür. Bu gerçekler göz önüne alındığında, Hz. Peygamber in o yaşta bir kız ile evliliğini garip karşılamamak gerekir. Nitekim Rodinson, Dermenghem, Caetani, gibi bir kısım Oryantalistlerde Hz.Aişe’nin evliliğinin o dönem şartları içerisinde normal olduğunu belirtmişlerdir. Ayrıca insaflı Oryantalistlerden Watt; “Arabistan bölgesinde kızlar erken geliştiği için Âişe’nin bu yaşta evliliği normaldir” demektedir.

    Burada şu noktayı da zikretmeliyiz; eğer Hz.Peygamberin bu evliliği içinde yaşadığı toplum tarafından garip bir evlilik olarak karşılanmış olsaydı, Hz.Peygamber aleyhinde en küçük eksikliği dahi kaçırmayan Mekkeliler bu durumu dillerine dolayacaklar ve Hz. Peygamber aleyhine kullanacaklardı. Fakat, bu doğrultuda her hangi bir şey kaynaklarda nakledilmemektedir. Ayrıca Hz. Aişe, Hz. Peygamberden önce Cübeyr’le nişanlanmıştı, yani, Hz.Peygamber ile nişanlanmasından daha küçük bir yaşta iken yapılmış olan bu tür evlilikler ya da nişanlanmalar, o günkü koşullarda doğal karşılanıyordu. Hatta daha küçük yaşlarda da olabiliyordu. Hz. Peygamberin Hz. Aişe ile 9 yaşında evlendiğiyle ilgili rivayetleri destekleyen başka rivayetler de vardır. Söyle ki: Hz. Aişe, evlendikten sonra kız arkadaşlarıyla oyunlar oynadığı ve oyuncakları olduğunu söylemiştir. Eğer iddia edildiği gibi 18 yaşında evlenmiş olsaydı, bu yaşlarda bir kadının oyuncaklarla oynaması normal ve makul bir davranış olamayacağından, bu konudaki rivayetlerin kabulü imkansız olurdu. Oysa bu rivayetler sahih olarak nakledilmiştir. Bu rivayetlerin bazdan şöyledir:

    “Ben sokakta oynarken annem çağırdı, eve kapattı ve evleneceğimi anlattı ‘

    “Ben Peygamberle evliyken evde arkadaşlarımla oynardım. Hz. Peygamber gelince arkadaşlarım kaçardı. Hz.Peygamber gider onları toplar benimle oynamaları için gönderirdi

    “Ben evde arkadaşlarımla oynuyordum. Hz.Peygamber geldi. Oyuncaklarımı kastederek bunlar nedir ey Aişe” dedi. Ben de ”Süleyman in atları”dedim.

    Bu rivayetlerden hareketle. Hz. Aişe:nin 18 yaşında evlendiğini iddia edip. sonra da Hz.Aişe’nin çocuklarla oyuncak oynadığı, oyuncakları olduğu. Hz.Peygamberin ona sokaktan arkadaş gönderdiğini kabul etmenin bir tenakuz olduğunu söylememiz gerekir.Sonuç olarak bu rivayetleri dikkate alarak, çocuk yaşta evlendiği Hz. Aişe’yi, Hz.Peygamber hem eğitmiş, hem de İslamî bilgiler ile yetiştirmiş ve bu arada onun çocukça isteklerine karşı da anlayış göstermiştir.
    Konu ile ilgili bir diğer iddia da: Hz. Aişe’nin 9 yaşında evlenmiş olduğuyla ilgili rivayetlerin gayet az ve şaz olduğundan hareketle, onun 17-18 yaşlarındayken evlenmiş olması gerektiği şeklindedir.

    Hz. Aişe’nin 9 yaşında evlenmiş olduğu rivayetlerini, az ve şaz olmakla eleştirerek kabul etmeyen yukarıdaki iddia, kendisinin ileri sürdüğü. Hz. Aişe’nin 17-18 yaşlarında evlendiğine dair hiçbir rivayet yoktur. Yani şaz bir rivayet bile yoktur. Dolayısıyla, söz konusu iddia sadece bir varsayımdan ibaret kalırken. 9 yaşında evlendiğine dair ise bir çok rivayetler bulunmaktadır. Bizzat olayın kahramanı Hz. Aişe’nin ağzından 6 yaşında nişanlandığı. 9 yaşında evlendiğine dair bir çok tarihi bilgilerin de varlığı tezimizi güçlendirmekte ve desteklemektedir. Bu konudaki tartışmaları noktalamadan önce şu konuyu da aktarmakta fayda mülahaza görüyoruz. Eğer 9 yaş rivayetlerini esas alırsak, bu noktada 9 yaşında evlendiği bir kızı 18 yaşında dul bırakmak ve Kuran da ki yasak gereği bir daha evlenememe-sine sebep olmak zulüm değil midir? şeklindeki bir soru akla gelebilmektedir.

    Hz Aişe’nin 18 inde dul kaldığı doğrudur. Öncelikle 9 yaşında evlenen bu kızdan yani Hz. Aişe’den böyle bir pişmanlık hakkında bir rivayet göremediğimiz gibi bu evlilikten ötürü bir çok kazancı olduğunu kendisi aktarmaktadır.

    Kimse ne zaman öleceğini bilemez. Nitekim insanlar çok genç yaşta da ölebilmektedir. Öyleyse bu düşünce ile mantıklı bir sonuca varmamız mümkün değildir. Ülkemizde bile halen 18-20 yaş arasında kocası ölüp ona sevgisinden dolayı bir daha evlenmeyen pek çok kadın vardır. Bu Özel bir durumdur, sevgi aşk vs. gibi çok özel şeyler vardır ki bunlar bir başkasının kendi öznelliği ile asla tenkit edemeyeceği realitelerdir. Ayrıca sevdiği ile evlenmediğinden dolayı hayat boyu evlenmeyenleri de dikkate alabiliriz.

    Ayrıca Hz. Aişe Hz.Peygamberle evlenmeseydi ne kaybederdi? diye düşünmekte gerekir. Eğer evlenmeseydi onun yanında yetişemez, İslam’i bilgileri sahabelerin kendisine danıştığı birisi olmazdı. 2210 hadis aktarmazdı. Hatırı sayılır bir fakihe, müfessire. müctehide ve müftiye olmazdı.

    Sonuç

    Hz. Aişe’nin Hz.Peygamberle evlendiği evlilik yaşı konusunda klasik kaynaklarda yer alan onun 18 yaşında evlendiğini savunan bilginlerin görüşlerinin isabetli olmadığı göstermektedir.

    Bu kadar rivayet, sadece yorumla reddedilemez. Rivayetlerin aksine getirilen deliller ise bilimsel olmaktan ziyade, tepkiseldirler. Dolayısıyla, Hz.Aişe’nin Hz.Peygamber’in hanesine küçük yaşta girmesinin pek çok hikmet ve hayırlı sonuçları dikkate alınmadan rivayetler değerlendirilmiştir. Ulaşılan sonuçlar ise tatmin edici olamamıştır.

    Bölgenin iklim yapısını ve evlilik kültürünü göz önüne aldığımızda o zaman ve hatta günümüzde bu tür evliliklerin hiç de garip karşılanamayacağı ortadadır. Onun küçük yaşta oluşu hiçbir zaman problem edilmemiş, oyuncaklarıyla oynamasına ses çıkarılmadan, onun Hz. Peygamberle evliliği devam etmiştir.

    Bütün bunlardan sonra özetle diyebiliriz ki Hz. Aişe’nin Hz. Peygamberle nişanlandığı yaş 6 dır. Bu da nübüvvetin 10. yılına tekabül etmektedir

    Evlendiği yaş 9 dur. Bu da Hicretin I. yılında olmuştur. Genelde rivayetlerde bu noktada odaklanmıştır. Bu evlilik o zaman hiçbir kimse tarafından garipsenmemiş ve o dönemde gerçekleşen buna benzer bir çok evlilik bulunmaktadır.

    Bireyler ve toplumlar bir tarih dilimine ve kültürel geleneğe aittir. Bundan kopmak imkansızdır. Bu nedenle, her hangi bir tarihi olayı değerlendirirken onu kendi tarihselliği ve kültürel çerçevesi içinde değerlendirmek gerekir. Yoksa, kendi şartlarımızı ölçü alarak farklı bir tarih diliminde yaşayan ve farklı toplumsal yapılanmalara sahip birilerini yargılamak: hem doğru değildir, hem de bilimsel bir yöntem olarak kabul edilemez

    Cevapla
  • 17. AHMET  |  Mayıs 23, 2007, 23:30 p

    çok güzel … kim yaptıysa sağol sun

    Cevapla
  • 18. kadir  |  Haziran 15, 2007, 23:30 p

    tsk

    Cevapla
  • 19. fatih  |  Haziran 24, 2007, 23:30 p

    çok güzel

    Cevapla
  • 20. gülsüm  |  Temmuz 5, 2007, 23:30 p

    kim yazmışsa çok teşekkür ederim çok güzel olmuş

    Cevapla
  • 21. seda  |  Temmuz 12, 2007, 23:30 p

    kim yasmış ise gercekten çok güsel olmus ellerni sdert görmesin amin

    Cevapla
  • 22. OSMAN  |  Ağustos 13, 2007, 23:30 p

    ALLAH RAZO OLSUN

    Cevapla
  • 23. OSMAN  |  Ağustos 13, 2007, 23:30 p

    ALLAH RAZI OLSUN

    Cevapla
  • 24. OSMAN  |  Ağustos 13, 2007, 23:30 p

    sonsuzca teşekkürler ederim

    Cevapla
  • 25. Aybek  |  Aralık 12, 2007, 23:30 p

    Gercekten cok guzel olmus,Allah razi olsun.Bide test sorular hazirlansa cok iyi olurdu,inshallah umid ederiz Allhtan.

    Cevapla
  • 26. ece  |  Mayıs 26, 2008, 23:30 p

    sitenin sahibini tebrik ediyorum bu kadar güzel şey hazırlamış ve bu kadar emek vermiş herkes bir şarkıcı ile uğraşırken o hz. muhammeti anlatmış bence çok hoş.

    Cevapla
  • 27. hacer  |  Aralık 13, 2008, 23:30 p

    çok güzel olmuş teşekkür eder

    Cevapla
  • 28. cihan-dervis  |  Mayıs 20, 2009, 23:30 p

    allah razi olsun. cok güzel olmus. gercetken inanilmaz güzel seyler yazilmis.

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Trackback this post  |  Subscribe to the comments via RSS Feed


Kitap indir

Gençliğin imanını sorularla çaldılar Pdf formatında indirmek için resmin üzerine tıklayınız. Kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek yada farklı formatta indirmek için buraya tıklayınız.

Blog Stats

  • 1,973,693 hits

GençMücahid.Net


%d blogcu bunu beğendi: