Kur’an’ı herkez Anlar Hadislere ne Gerek var?

Şubat 21, 2007 at 23:30 p 5 yorum


Sual: (Kur’anı herkes anlar, Resule uymaya lüzum yok) diyene nasıl cevap vermeli?
CEVAP
Kur’an-ı kerimin birçok yerinde Resulüme uyun buyuruluyor. Eğer Kur’anı herkes anlasaydı, (Resule uymaya lüzum yok, herkes Kur’andan anladığına uysun) denirdi. Aksine Kur’anın açıklanması istenerek buyuruluyor ki:
(İhtilafa düşülen şeyleri açıklayasın diye bu kitabı sana indirdik.) [Nahl 64]

Kur’an-ı kerimde, sadece (Allah’a uyun) denmiyor. Resulüne de uyulması emrediliyor. (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80] (Demek ki Resulullaha uymak Allah’a uymaktan ayrı değildir.)

[b](Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir[/b].) [Ahzab 71]
[b](Resulüm de ki, “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin![/b]”) [A.İmran 31]

([b]O, kendisine vahyedilenden başkasını söylemez[/b].) [Necm 3,4]
([b]Ona uyun ki, doğru yolu bulasınız[/b]!) [Araf 158]
([b]O ümmi Peygamber, temiz şeyleri helal, pis, çirkin şeyleri haram kılar[/b].) [Araf 157]

([u][b]Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram ettiği şeyi haram tanımayan ve hak dini [İslamiyet’i] din edinmeyen kimselerle; zelil bir halde kendi elleriyle [boyun eğerek] cizye verinceye kadar savaşın[/b][/u].) [Tevbe 29]

Demek ki Resulü de haram etme yetkisine sahiptir. Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
([u][b]Peygamberin haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidi[/b][/u]r.) [Tirmizi]

([b]Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının![/b]) [Haşr 7]
([b]Allah’a ve Resulüne karşı gelen kâfirler, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir[/b].) [Enfal 13]
([b]Allah’ın yolu ile, peygamberlerin yolunu farklı göstermek isteyenler kâfirdir.[/b]) [Nisa 150-1]

([b]De ki, “Allah’a ve Peygambere uyun! Eğer [uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Allah da kâfirleri sevmez.[/b]) [A. İmran 32]

(Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Yakında, “[b]Allah’ın kitabının dışında uyacağımız bir şey tanımıyorum”[/b] diyenler çıkacaktır.) [Ebu Davud]

([b]Bir zaman gelir, beni yalanlayanlar çıkar. Bir hadis söylenince, “bunu bırak, Kur’andan söyle” derler.[/b]) [Ebu Ya’la]

([b]Bir zaman gelir, sünnetimi öldüren kimseler çıkacak. Allah bunlara lanet etsin!) [Deylemi]
(Sünnetimden yüz çeviren benden değildir[/b].) [Müslim]

([b][u]Bana uyan Cennete girer, uymayan, isyan eden Cennete giremez.[/u][/b]) [Buhari] (Sünnetten yüz çevirip yalnız Kur’an diyenlerin kâfir olduklarını bu âyetler ve hadis-i şerifler açıkça bildirmektedir.)

Resulullaha uymanın önemi anlaşılınca, Kur’an-ı kerimin açıklaması olan hadis-i şeriflere de uymanın gereği anlaşılır. Sünnet, [hadis-i şerifler] olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu ve nasıl kılınacağı, zekatın, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinemezdi. Yani hiç kimse, bunları Kur’an-ı kerimden çıkaramazdı. Şu halde Kur’anı anlamak için, onun açıklaması olan hadis-i şeriflere ihtiyaç vardır. Hadis-i şerifleri de anlamak için âlimlere ihtiyaç vardır. Allahü teâlâ, (Peygambere sorun, âlimlere sorun) buyuruyor. Sapıklar, biz de anlarız diye inat ediyorlar. Herkes Kur’anı anlayabilseydi o zaman peygambere ne lüzum kalırdı? Eğer herkes Kur’an-ı kerimi doğru anlasaydı, 72 sapık fırka meydana çıkmazdı.

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
([u][b]Eğer onun hükmünü peygambere veya ülül-emre [yetkililere, âlimlere] sorsalardı, öğrenmiş olurlardı.[/b][/u]) [Nisa 83]

([b]Verdiğimiz bu misalleri ancak âlim olanlar anlar[/b].) [Ankebut 43]

([b]Bilmiyorsanız âlimlere sorun[/b].) [Nahl 43]
([b]Allah’tan en çok korkan âlimlerdir.[/b]) [Fatır 28]

Bu âyetler, Kur’anı anlamak için âlimlerin açıklamasına da ihtiyaç olduğunu bildirmektedir

[hr]<hd>>

Entry filed under: Akıl, Allah, Allah'ın Varlığı, Ayetler, Bilim, Din, Farz, Fetva, Fıkıh, Hadis, Kur'an Mücizesi, Kur'an-ı Kerim, Kur'an-ıKerim, Kuran, Kuranı kerim, kuranıkerim, Peygamber, resul, Tefsir. Tags: .

“ben küçük günahlar işliyorum… acaba hep böyle küçük mü kalır?” Yezid’e Dair..

5 Yorum Add your own

  • 1. VELİ KALAY  |  Şubat 26, 2007, 23:30 p

    selamün aleyküm burada birşeyi açıklığa kavuşturmamız lazım resul ve nebi nebi nübüvvettir yani peygamberliktir allah peygamberlere kitap ve hikmet vermiştir resul ise risalet edendir allahın hidayetini açıklayan kişidir resuller her devirde olacaklardır nebilik ise peygamber efendimizle son bulmuştur.resuller allahın şeriat verdiği peygamberlerin ilmini kendi devirlerinde tasdik edeceklerdir resullük allahtan yeni bir şeriati alıp insanlara duyuran kişiler olarak tanımlamamalıyız allah ALİİMRAN suresinin 81.ayetinde bütün nebilerden aht aldım diyor bu nebilerin içinde peygamber efendimizde var
    ama devemında sizlerden sonra gelecek olan resulüme iman ediyormusunuz diyor yani nebilerden sonra bir nebi olmayan resul gelecek bu ayattende anlaşıldığı gibi resul ve nebi kavramları iki farklı kişiliği anlatıyor
    bazı yazarlar resulede peygamber diyor nebiyede peygamber diyor
    ama allah cc. ikisininde farklı olduğunu ahzap suresinin 7. ayetinde açıklıyor o gün bütün nebilerden söz aldığımda sendende nuhtanda ibrahimdende musadanda ve mryem oğlu isadanda ahd aldım diyor
    burada sendende diyor eğer aliimran suresinin 81. ayetindeki bahsedilen resul peygamberimiz olsaydı bu ayatte sendende demezdi yani sizlerden sonra bir resulüm gelecek diyor
    ALLAHIN SÖZÜNDE HULF OLMAZ
    furkan suresinin 31. ayetine bakalım ve resul dediki : rabbim kavmim kuranı terk etti
    bu ayetteki resul peygamberimiz olarak iddia ediliyorsa eğer
    kuran onların döneminde yeni yaşanmaya başlamıştı ve tam 28 yıl beklediler kuranın inişini kuran sahabenin döneminde yaşanmıştır o zaman kavmim kuranı terk etti diyen resul peygamberimiz olabilirmi size soruyorum bütün bunarı iyi araştırmamız lazım kardeşlerim resullük ve nebilik iyi araştırın sonra bu konularda yorum yapın çünkü allhın ayetlerini örterseniz kafir olacağınızıda iyi bilin
    ALLAHA EMANET OLUN
    SİZLERİ ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUZ EFENDİMİZİN HİMMETİ İLE

    Cevapla
  • 2. mehmet  |  Mart 12, 2007, 23:30 p

    benim size bir sorum var coktan beri taklir biz inana kimseleriz sizden hz isa uzerine bu soru hz isa geri dunyaya gelecekmi ? gelecek am ne diye gelecek insanmi yoksa melekmi yosa peygambermi ?ayete bilindigibi son peygamber olarak hz muhhamad efendimiz oldugun biliyoruz hz ne olarak gelecek dunyaya?tsk ler bilgi icin

    Cevapla
  • 3. Ali Aksoy  |  Ağustos 3, 2007, 23:30 p

    RİVAYET

    Bu yazı Kuran İslamı sitesinden alıntıdır.

    İktibas Dergisi, Mart 1997

    “Rivayet”, hadis ilminin en önemli bir kavramıdır. Aslında sadece hadis ilmi değil, tarih de aynı zamanda rivayete dayanmaktadır. Bu anlamda hadis ilmini tarih ilminin bir şubesi olarak kabul etmek mümkündür. İslamî ilimler alanında rivayet müessesesinin çok önemli bir yeri vardır. Bunun içindir ki, dinî meseleleri doğru anlayabilmenin en önemli bir faktörü de işte bu kavramdır. Zira Kur’an gibi, ezber yoluyla tevatüren gelmesinin yanında, yazıyla da tesbit edilmiş olan ve mevsukiyetinde hiçbir şüphe barındırmayan, dinin bu asıl kaynağının dışında, dinî bilgilerin tamamı “rivayeten” bize intikal etmiştir.

    Şiiri asıl sahibinden nakletmek anlamına gelen rivayet sözcüğü, genel anlamda bîr sözü ya da hadiseyi bir başkasına nakletmeyi ifade eder. Bir hadis terimi olarak ise, Hz. Peygamber’in dönemine ait bütün söz, fiil ve takrirleri, ilk kaynağına dayandırarak aktarmasına rivayet denir. Rivayet eden ravî, rivayet olunan şeye de mervî, yani haber denir.

    Dikkat edilirse rivayet olayında üç önemli unsur bulunmaktadır

    a) Rivayete konu olan olay ya da söz. Ki bu da olay ya da sözün, sahibini gündeme taşımaktadır. Bu kişi hadis rivayetinde genelde Hz. Peygamber’dir, bazan da sahabîdir. Sahabeden nakledilen sözlere de “hadis” dendiğini hatırlamamız gerekir.

    b) Söz konusu olay ya da sözü ilk kaynağından (Hz. Peygamber’den) duyduğunu, gördüğünü söylediği söylenen kişi. Ki bu da sahih ve “müsned” bir hadis için sahabe olmak zorundadır.

    c) Hadiseyi ya da sözü, kendisine nakleden kişilerden rivayet eden şahıs.

    Genelde rivayet olayında, özelde hadis rivayetinde “a” şıkkında temelde hiçbir problem yoktur. Yani Hz. Peygamber din adına ne söylemişse doğru söylemiştir, eğer yanılgısı olmuşsa bizzat vahiyle düzeltilmiştir. “b” şıkkında ise problem vardır ve ilerde üzerinde duracağımız gibi, sahabe de insandır, eksik veya yanlış anlaması mümkündür. Peygamber’in sünnetinde de bütünlük esastır. Bir sahabî Hz. Peygamber’in bütün davranışlarına muttali olmuş, bütün sözlerini dinlemiş olamaz. Bir sahabinin Hz. Peygamberden şahit olduğu lokal bir olayı genele teşmil ederek rivayette bulunması, veya rivayetin o şekilde kullanılması yanlış sonuçlara götürür. “c” şıkkı ise asıl problemin kaynağını oluşturmaktadır. Her türlü yanlış anlama, yanlış yorumlama, hatta gerek Peygamber adına, gerekse sahabe adına “uydurma” bu halkalarda yaşanmaktadır.

    Hadis ıstılahında bir haberin iki önemli kısmı bulunur. Bunlardan birincisi, yukarıda izaha çalıştığımız şekilde, bir sözün en son raviden başlayarak Hz. Peygamber’e varıncaya kadar, her ravinin, hadisi aldığı kendi şeyhini (hadis hafızını) zikrettiği kısımdır. Ki buna hadisin senedi denir. Ravilerin hadisi kendi şeyhlerinden bizzat aldıklarını, bu almanın mahiyetine delalet edecek birtakım teknik deyimlerle (işitme; bize haber verdi v.b.) belirtmesine de “isnad” denir. İkinci kısım ise “metin” kısmı olup; rivayet edilen söz ya da hadisenin bizzat kendisidir, rivayete konu olan şeydir.

    İşte, ister tarih/siyer ilminde olsun, ister hadis ilminde olsun, bir rivayetin sıhhati, bu iki anabölümün sıhhatine doğruluğuna, gerçekliğine bağlıdır. Dolayısıyla “hadis usulü” ilminin asıl gayesi, bir rivayetin, isnad açısından sahihliği kadar, anlam yönünden de doğru ve güvenilir olup olmadığını tedkik olmalıdır. Fakat ne yazık ki, vakıa olarak, hadis usulü’nün olanca mesaisini birinci şıkka teksif edip, ikincisini de bir o kadar ihmal ettiği bir gerçektir. Aksini iddia etmek hamasi bir savunmadan başka birşey değildir.

    Hadis rivayeti ilmiyle beraber, rical (hadis ravilerinin hal tercemeleri), cerh ve ta’dil (ravilerin tenkidi), mana ve lafızta rivayet, mütevatir ve ahad haber, sahih, zayıf hadis, müsned, camî gibi oldukça geniş çaplı bir hadis edebiyatı terimi gelişmiştir. Biz bunların bir kısmı üzerinde birazdan duracağız.

    Yalnız önemli bir hususa dikkat çekmeden geçmek istemiyoruz. Rivayet edilen hadisler, sened zincirinin ilk kaynağında, daha doğrusu Hz. Peygamber’in zamanında ve de sahabenin elinde yazılı olarak bulunmamaktadır. Bu rivayetler sened zincirindeki sahabeden sonraki halkalar elinde, bilhassa tabiinden de sonraki hadis şeyhleri döneminde yazıya geçirilmiştir. Yani, sahabenin hafızasında olan hadisler, hadis müdevvini şeyhler ve kitap yazanlar elinde yazılı hale gelmiştir.

    Yeri gelmişken değinmek gerekirse, Hz. Peygamber ilk başlarda kendi sözlerini yazmaktan, sahabeyi menetmiştir. Bunun sebebi, her aklı selimin kabul edeceği gibi, Allah’ın kelamı Kur’an ile (ki dinin kaynağıdır) Hz. Peygamber’in sözlerinin birbirine karışması, belki Hz. Peygamber’in sözlerinin Kur’an’a eşdeğer bir önem kazanması endişesi idi. Kur’an, yani vahiy, müslümanlar nazarında, gerçek yerini almalı, dinin asıl kaynağı oluşunu tescil ettirmeliydi. Bu konudaki en ufak bir yanlış yönlendirme ilelebed düzeltilemeyecek yanlışlıklara sebebiyet verebilirdi. Daha sonraları ise Rasulullah (a.s.) bu riskin kalktığından emin olmuş olmalı ki, hadis yazımına izin vermiştir. Yine de hadis yazan sahabenin sayısı ve de yazdıkları hadisler oldukça sınırlı sayıdadır.

    Rivayet ilmi dünya tarihinde ilk defa müslümanların keşfettiği değilse de, onların geliştirdiği çok orijinal bir ilimdir. Herşeyden önce, insanla beraber rivayet denen şey de olagelmiştir. Şairlerin, filozofların, vaiz ve tabi ki peygamberlerin sözleri, öğütleri ve yaşam biçimleri, arkadan gelenler için kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. İslam öncesi Mekke’de de kısmen yazılı, daha çok da şifahî rivayet geleneği vardı.

    İslam öncesi Arabistan’da kız ve erkek çocukların beraberce gittikleri bazı mekteplerin varlığı, araştırmacılar tarafından ortaya konmaktadır. Kabileler kendi şairlerinin şiirlerini yazıyorlar ve bazıları Kabe duvarına asılıyordu.

    Yazılı ve şifahi rivayet geleneğine yabancı olmayan Hz. Peygamber’in sahabesi, O’nun vefatından sonra Rasulullah’la ilgili olarak kendi aralarında konuşmaya başlamışlar, O’nun hal ve hareketlerini değerlendirmeye almışlardır. Hatta bu değerlendirmenin daha Rasulullah hayatta iken bile yapıldığını çok açık şekilde görüyoruz. Rasulullah (a.s.)ın vefat etmesinden sonra, “Rasulullah şöyle yapardı, böyle ederdi, şu konuda şöyle söylemişti” gibi konuşmalar şüphesiz ki rivayet’in temelini oluşturuyordu.

    Rasulullah’ın vefatından sonra O’nun söz ve davranışları müslümanlar için daha bir önem kazanmıştı. Zira O’nun söz ve davranışları ihtilafları çözücü ve de yönlendirici idi. Müslümanların, dinlerinin tatbikinde, peygamberlerinin davranış sınırlarını bilip onu esas ittihaz etmeleri kadar tabiî birşey olamazdı. Peygamber onlar için yürüyen Kur’an idi. Fakat daha sahabe döneminde ihtilaflar başlamıştı. İhtilafların kaynağında, o konuda Hz. Peygamber’in kal ve halinin gerçekten ne olduğu sorusu yatıyordu. O’nun irtihalinden sonra müslümanların, bu sorunları doğrudan kendisine soramayışları müşkilatı artırıyordu. Aynı sorun sahabe sonrası nesil (tabiîn) arasında da artarak devam etti.

    Sahabede olduğu gibi, Tabiîn de hadisleri yazma gibi bir kaygı taşımıyordu. Eğer hadislerin yazımı bir ihtiyaç olarak görülse ve istenseydi sahabe döneminde ciltlerce kitap teşekkül ettirilebilirdi. H. I. Asrın sonlarına kadar devam eden tabiîn döneminde, Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz (ö. 101) “ilmin yok olup gitmesinden” endişe ettiği için, başta Medine Valisi Ebubekir İbn Hazm olmak üzere, bütün valilere Rasulullah’ın hadislerini, sünnetlerini araştırıp yazmaları talimatını verdi. Şu halde bu işin fikir babası Ömer b. Abdülaziz’di diyebiliriz.

    İbn Şihab ez-Zuhrî (0.124) bu işi Medine Valisinden önce yapmış ve hadisleri ilk tedvin eden kişi ünvanını kazanmıştı. ez-Zuhrî hadis tedvinine Ömer b. Abdülaziz’in kendisini zorladığını, ikna olmasında da Şark tarafından gelen bol miktardaki uydurma hadislerin etkili olduğunu söylemiştir.

    Tedvin döneminde hadisler ekseri sahabe ve tabîin fetvaları ile karışık olarak yazılmaktaydı.

    Tedvin döneminden sonra, H. II. yüzyılın başında (etbaut tabiîn döneminde) müsned namındaki hadis kitapları yazılmaya başlanmıştır. Bunların ilki Ebu Davud et-Tayalîsî’nin (ö. 204) Müsned’idir. Bu tarihten önce İmam Malik (ö. 179) Muvatta’yı, İbn İshak (ö. 151) Megazi’sini telif etmiş bulunuyordu.

    Camî adındaki, genelde fıkıh konularına göre tasnif edilmiş hadis kitapları Hicri ikinci asırdan itibaren yazılmaya başlanmıştır. Bunlardan ilki Mamer b. Raşid’in (ö. 153) kitabıdır. Bunu Süfyan-ı Sevrî (ö. 161), Süfyan b. Uyeyne (ö. 198) gibi hadis bilginlerinin kitapları izlemiştir. H. III. asırda ise Abdurrahman b. Hemmam (ö. 211), Buharî (ö. 256), Müslim (ö. 261) ve Tirmizî (ö. 279) gibi müellifler camî türündeki eserlerini yazmışlardır. Kütüb-ı Sitte’den İbni Mace (ö. 273) ile Neseî’nin (ö.303) Sünen adındaki kitaplarını yazmaları da bu tarihlerdedir.

    Bu dönemden sonraki hadis kitapları ise ya öncekilerin şerhi ya da onların muhtasarı, derlemesi gibi çalışmalardır.

    Görüldüğü üzere, Kur’an’dan sonra en sahih kaynak payesi verilerek adeta Allah’ın Kitabı’yla yarıştırılan İmam Buhari’nin hadis kitabı, Kur’an’dan 250 yıl sonra yazılmış ve pek çok eleştiriye açık bir kitaptır. Üstelik kendisinden önce de pek çok hadis kitabı yazılmış bulunuyordu.

    Hz. Peygamber’den sonra yazılan bu hadis kitapları, zamanla müslümanların Kuran’dan bile çok değer verdikleri kaynaklar haline gelmiştir. Bütün İslamî tartışmaların neredeyse tamamını oluşturan bu hadis kolleksiyonunun rivayet değeri üzerinde durmak, bu tartışmayı makul bir yere oturtmak istiyoruz.

    Hemen belirtelim ki, Hz. Peygamber adına, İslam’ın o altın çağına ilişkin rivayet edilen haberlerin/hadislerin tenkidini ilk defa yapan bizler değiliz. Biraz sonra vereceğimiz bilgiler, akletmek gibi bir özelliği olanlar için, başka hiçbir delile ihtiyaç duyulmayacak kadar açık verilerdir.

    İlave olarak, Muhammed İbn Sirin (Ö. 110)’in dikkat çektiği gibi, ashab devrinde usulî anlamda isnad bilgisi henüz yoktur. Sened sorma daha ziyade Tabiin döneminde çıkmıştır. Hadisin senedini sorma olayı, aslında hadis kritiğinden başka birşey değildir. Zira, size rivayet edilen haberin kaynağına yani ravilere güvenmediğiniz için, haberin kaynağını sorgulamaktasınız. Eğer bugün, bir hadisi, yani Hz. Peygamber’in sözü zannedilen bir sözü sorgulamak hadis düşmanlığı gibi telakki ediliyorsa, bu işin ilkleri Tabiin olmak durumundadır.

    Aslında haberin kaynağını sorgulamayı bize öğreten, Kitabımız Kur’an’dır. Nur suresinin 11-12. ayetlerinde İfk olayı bağlamında; Hucurat-6. ayetinde de fasıklar bağlamında, haberin kaynağını tahkik etmemiz emredilir. lsra-36. ayetinde ise “Bilgi sahibi olmadığın şeyin ardına düşme ! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptığından sorumludur. ” buyurularak, evrensel ve çağlar üstü tenkid metodu öğretilmektedir.

    Kur’an’ın tenkid metoduna atıfta bulunduktan sonra, ünlü hadis mecmuaları ile ilgili bazı anekdotlar verelim istiyoruz. İmam Malik, derlediği 100 bin kadar hadisten 10 bin kadarını seçerek el-Muvatta adlı eserini yazmış, bu hadisleri de her sene ayıklamaya devam etmiş ve kitabında beş yüz kadar müsned hadis bırakmıştır. Bazı yorumcular, ömrü kifayet etseydi acaba bu beş yüzü de mi silecekti diye sormaktadırlar. Muhammed b. İsmail Buharî derlediği 600 bin hadisten tekrarsız olarak 2602’sini; Müslim b. Haccac 300 binden yaklaşık dört binini; Ebu Davud es-Sicistanî (ö. 275) 500 binden 4800′ünü, Ahmed b. Hanbel (ö. 241) 750 binden yaklaşık 40 binini seçerek kitaplarına almışlardır. Bu rakamlar hadis tenkidinin gerçek habercisidirler. Eğer hadis tenkidi hadis düşmanlığı olsaydı, bunu Buhari 2600/ 600.000 oranında yapmış olurdu. Oysa hadise Buharî’nin, kendi geliştirdiği ölçülere göre, Rasulullah’a ait olduğu zannıyla derlediği hadislerden oluşan bir kitap yazmasından ibarettir.

    Hadis usulünde hadislerin mütevatir ve ahad gibi nevilere ayrılması ravi sayısıyla, bir başka deyişle haberin şüyü’u ile alakalıdır. Mütevatir haber, yalan olması düşünülemeyecek tarzda çok sayıda insan tarafından nesil be nesil nakledilegelen haberdir. Kimse böyle bir haberin yalan olacağını düşünemez. Bu, tabiatı icabı mümkün değildir. Hira adındaki bir mağarayı hiç görmemelerine rağmen böyle bir mağaranın varlığına müslümanların inanmaları; Rasulullah’ın günde beş vakit namaz kıldığı, dahası, Ebubekir, Ömer ve Osman gibi sahabînin yaşadığı gibi haberler bu cinstendir. Bu gibi bilgileri inkar eden kişinin samimiyetinden şüphe edilir. Abesle iştigal ediyor demektir o kişi.

    Mütevatir haber için baz alınacak sayının 3, 5, 7….40 v.s. olması gibi tartışmalar anlamsızdır. “Mütevatir hadis icin sened aranmaz” sözü bizce önemli bir gerçeğin altını çizmektedir. Yani mütevatir, çoğunluk tarafından bilinmektedir.

    Ahad haber ise mütevatir derecesine ulaşmayan bütün haberlere denir. Ahad haber, kelime olarak tek kişinin yaptığı rivayet demekse de, terim olarak, tevatür derecesine ulaşmayan bütün haberler ahaddır. İlk başta ahad iken sonradan binlerce kişi tarafından rivayet edilen haberler (meşhur hadis denmektedir) de ahaddırlar.

    Hadis usulüne göre mütevatir haber kesin bilgi ifade ederken, ahad haber zan ifade eder. İşte bütün hadis kitaplarındaki hadislerin tamamına yakını ahad haber olup, bunlar da iman konusunda delil olamazlar. Ameli konularda ise Kitabullah’a ters olmamak kaydıyla amel edilebilir.

    Usül bilginleri, bir rivayetin doğruluğunun ölçütü olarak, ravilerin gerek ahlakî açıdan, gerekse hafıza (zabt), dikkat, bid’at sahibi olmama gibi meziyetler açısından güvenilir olmalarını esas almışlardır. Bu şekilde raviyi ölçüp değerlendirme işlemine cerh ve ta’dil (tenkid edip dürüstlüğünü kanıtlama) adını vermişler, “güvenilir” sıfatını hak eden ravilere de “sîka” demişlerdir.

    Oysa “sîka” ünvanının verilmesi sübjektif nitelik taşıyordu diyebiliriz. Bir defa, zihniyet olarak, sîka ravi, “hadisçiler” denen nakilci ve tutucu zümrenin genel kabullerini benimsemiş olmak zorunda idi. 0 dönemdeki hadisçiler-kelamcılar çatışması ünlüdür. Bu zihniyet farklılığı hala devam etmektedir. Kaldı ki bir ravinin sîka oluşu, onun yaptığı rivayetin mutlak doğru olmasını gerektirmez. Çünkü, sonuçta nakledilen, Allah Rasulünden duyulduğu iddia edilen bir sözun 100-200 sene sonra rivayeten tekrar edilmesidir. Bu kadar uzun bir sürede O’nun sözlerinin anlam kaymasına uğramadan tebdil, tağyir ve tahrifattan yüzde yüz salim olarak, sözün söylendiği zaman ve zemindeki koşullara uygun tarzda, yani bugünkü tabirle konjonktürün ayırdında olarak nakletmek, belki teorik olarak muhal değilse de vakıa olarak mümkün olmamıştır.

    Örneğin, Muhammed b. İsmail el-Buharî, sahabeden, tabiinden, tebe-i tabiinden değildir, tebe-i etbaut tabiindendir. Yani sahabeden sonraki üçüncü kuşaktan olan bu zatın önündeki tek güvencesi, sîka olduğunu, kabul ettiği hadis şeyhleridir. Halbuki, sünni mezheplerin en ünlüsü olan Hanefilik mezhebinin kurucusu İmam Ebu Hanife (ö. 150), Buharî’nin sîka’lık ölçüsüne uymamış olacak ki, ondan tek bir tane bile hadis almamıştır! Ebu Hanife’yi mürciî sayan ve “halktan biri” diyerek, adını bile anmaya değer bulmayan Süfyan-ı Sevri’nin (ö. 161); “İslam’da ondan daha uğursuz biri doğmamıştır” sözüne sahip çıkan Buhari’nin, Ebu Hanife’yi müslüman saydığı bile meşkuktur. Bu durum bize, ravinin sîka kabul edilmesindeki sübjektifliği, keyfîliği göstermektedir.

    Ebu Hanife’nin tek suçu, hadis diye duyduğu her şeyi gece odun toplayan gibi almaması, Kur’an’a ve Sünnete uygun haberleri seçmeye özen göstermesi idi şüphesiz.

    Sened tartışmaları çerçevesinde sahabeyi toptan adil kabul etmek de sonuçta, rivayetler kolleksiyonuna bir dokunulmazlık kılıfı giydirmeye yaramaktadır. Sadece sahabeye değil, hiç kimseye lüzumsuz yere ta’n eylemek gibi bir ahlakımız olamaz. Fakat sahabenin de insan olduğunu unutmamak ğerekir. Peygamberler bile bazı hatalardan muaf olmadıklarına göre, sahabenin de hatalar, hatta günahlar işleyebileceğine, nitekim işlemiş de olduklarına inanmak müslümanlığımızın gereğidir. Bu konuda yığınlarca örnek verilebilir. Fakat sırf konunun ilke bazında vuzuha kavuşması ve “neredeyse hiçbir sözü anlamayan” (18/93) insanların dikkatini buraya çekmek için örnek vermiyoruz.

    Sahabe de birer insandır. Onlar da beşerî zaaflarla muttasıftırlar. Onlar da unutur, hata eder, sözü duymamış ya da eksik duymuş olabilirler. Olayları analiz edişleri, peygamberi algılayışları farklı farklıdır. Samimiyet ve ihlasları da birbirinden mutlaka farklı idi. Aslında burada belki asıl tartışılması gereken, sahabenin kim olduğudur. Hz. Ebubekir gibi, Hz. Aişe gibi müslümanlarla, Rasulullah’ı hayatta bir kere görmüş bir bedevî eşit şekilde “sahabe” kavramı dahilinde değerlendirilirse sonuç karmaşayla sonuçlanacaktır. Müslümanlar arasında Ömer, Osman, Ali, Bekir gibi isimlerin alabildiğine yaygın olmasına rağmen, bir tek Muaviye adına rastlanmaması, sahabenin toptan adil sayıldığı inancını yalanlar gibidir.

    Öte yandan, adil olmakla çok hadis rivayet etmek arasında bir doğru orantı olsaydı, Ebu Hureyre’nin, Hz. Ömer’den binlerce kez daha adil olması gerekecekti.

    Her ne olursa olsun, -peygamberler dışında- hiçbir insan grubu toptan iyi ya da kötü kabul edilemez. Bu konuda Hz. Aişe’nin Ebu Hureyre’yi tenkitlerini hatırlamak yerinde olur.

    Rivayet ilminde önemli bir husus da şüphesiz, hadislerin lafzen değil, mana ile rivayet edilmiş olmasıdır. Günümüzde görüntü ve ses kaydeden araçlara rağmen, insanlar sözlerinin çarpıtılmasından kurtulamıyorlar. Hadislerin, asgari yüz yıl sonra akılda kaldığı kadarıyla nakledilmesinde ne akıbete uğrayacağını varın siz düşünün!

    Mana ile rivayet ilk etapta, sahabînin, Rasulullah’dan duyduğu sözden anladıklarıyla sınırlıdır. İkinci olarak, sahabeden duyan kişinin yine anlaması, kavrama yeteneği ve zihninde canlandırdığı resim önemlidir. Bu keyfiyet silsile yoluyla, 1400 sene sonra bugün, o sözü duyan kişilere gelinceye kadar devam etmektedir. Hadislerdeki tutarsızlığı ve çelişkiyi, uydurma olayından sonra en fazla burada aramak gerekir.

    Nasıl ki, Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılmasında sebeb-i nüzulün önemi büyükse, Rasulullah’ın söylediği sözlerin ortamı, zaman ve zemini, muhatabın kımliği gibi şartlar da (sebeb-i vürut) o kadar önemlidir. Bağlamından kopartılan hiçbir söz yanlış anlaşılma riskinden muaf değildir. Aynen Bektaşi’nin ayetin “namaza yaklaşmayın” bölümünü kullanış biçiminde olduğu gibi…

    Hadislerin tedvin edildiği dönemin şartları da rivayetlerin kaderinde etkin olmuştur. Saltanat hırsıyla yanıp tutuşan Emevî melikleri döneminde Hz. Ali ve evladına lanet okunması; Abbasilerin aynı şeyi seleflerine yapması; kader, mürtekib-i kebîrenin durumu ile ilgili tartışmalar, gelecekten haber veren hadisler, siyasileri öven ya da yeren hadisler, çok küçük işlere büyük mükafaat vadeden hadislerin hemen hepsinde dönemin sosyo-politik etkilerini görmek mümkündür.

    İslam düşünce tarihinin en karanlık düşmanı olan hadis uydurmacılığı ise, salih kişilerin Allah rızası için (!) bunu yapacakları kadar vahim boyutlara ulaşmıştır. Ayrıca, Yahudilikten ve Hristiyanlıktan İslama giren (Vehb b. Münebbih, İbn Cüreyc gibi) kişiler de mesihî ve İsrailî kültürün İslama taşıyıcıları olmuşlardır. “Tasavvuf dini”nin hadis adı altındaki sapık rivayetleri ise, şirkin İslam’dan intikamını aldığı araçlar olmuştur. Vahyi gayri metlüv ve kutsi hadisler de İslami düşüncenin saptırılmasına katkıda bulunmuşlardır.

    Hadis kitaplarını gözden geçirdiğimizde, ulemanın, metin tenkidini hemen hemen hiç yapmadığını üzülerek görmekteyiz. Halbuki hadis uleması kendilerine gelen her rivayeti “hatıbul leyl” misali almamalıydılar. Rivayetleri sebep-sonuç felsefesi, akla uygunluk, tarihi gerçeklerle çelişmeme, hele de Kur’an-ı Mübîn’i yalanlamaması gibi kriterlerle tahkik etmeliydiler.

    Özellikle hadislerin Kur’an’a arzı, hiç de gereği gibi anlaşılmamıştır. Eğer hadislerin Kur’an’a arzı, ilke olarak tedvin döneminde kabul edilmiş olsaydı, eldeki kitaplarda okurken yüzümüzü kızartan haberler yazılmamış olacaktı.

    Halbuki, Allah’ın Rasulü’nün, kendine gelen ilahî mesaja ters bir söz söylemesi düşünülemez. Allah, kadını erkeğin örtüsü, birbirlerinin velisi olarak tanımlarken, O’nun Peygamberinin kadını aşağılaması, kara köpekle, domuzla kıyaslaması asla düşünülemez. Ama bu tür hadis (!)ler elimizdeki hadis kitaplarında bulunmaktadır.

    Buraya kadar izah ettiklerimizden şöyle bir sonuca varmak mümkündür. Kur’an gibi hem yazıyla hem de şifahen tevatür yoluyla gelen vahyin sübutu hakkında en ufak bir şüphemiz yoktur. Ona adeta alternatif oluşturan rivayetler kolleksiyonu ise büyük oranda zan ifade eden haberlerdir. Bu haberlerin sağlamı olduğu gibi çürükleri de çoktur. Bizler, sağlam olanıyla, Kur’an’a uygun olanıyla, Kur’an’ın destekledikleriyle amel ederiz. Dine aykırı bulduğumuz hiçbir haberi almayız, reddederiz. Bunun, kıt akıllı insanların iddia ettikleri gibi, işine geleni almak, gelmeyeni almamakla hiçbir alakası yoktur. Zira bizler, Kur’an gibi, dağların bile taşımaktan kaçındığı, çok ağır bir emaneti yüklenmişiz. Buhari’nin, Malik’in v.b., Peygambere ait olduğu iddiasındaki sözlerden oluşan kitaplarını yüklenmek zor değil, bilakis çok kolaydır.

    Bununla beraber, Kur’an’dan başka hiçbir hadis, siyer bilgisi ve ilgili kaynağı kabul etmeyen anlayışı da doğru bulmayız. Bunun açmazlarını başka yazılarımızda açıklamış bulunuyoruz. Gerek siyer gerekse hadis kitaplarından, ilkeli olarak istifade etmenin sakıncası değil bilakis gereği vardır.

    Şu halde rivayet tenkidi, bir haberin Hz. Peygambere aidiyyetini sorgulama işidir. Ne yazık ki, İlahiyat prof.larının “Yani şimdi bu Peygamber 23 senede hiç mi söz söylemedi?” dediği bir Türkiye’de yaşıyoruz. Bu insanlar, hadis tenkidi yapmaktan hiçbir şey anlamamış olduklarını böylece ele veriyorlar. Bir müslümanın Peygamber’i eleştirmeyeceğini kavrayamayan bu insanlar neyi anlayabilirler ki ?!

    İnsanlar hurafelere, uydurma haberlere, düzmece rivayetlere boğulmuş durumdadırlar. İnsanları bu hurafelere değil, Kur’an’a davet etmek her mü’minin görevidir. Allah’ın, koruma altına aldığı Kur’an bu dinin aslıdır. Rasulullah’ın sünneti ise Kur’an’ın pratiğidir. O’nun sünnetinin taşıyıcısı durumundaki rivayetler ise doğru kıstaslarla süzgeçten geçirilip kullanılma durumundadır.

    YARARLANILAN KAYNAKLAR

    1- el-Hatip Bağdadi. Kitab el-Kifaye fi İlmir Rivaye.

    2- Suyutî. Tedribür Ravi.

    3- Dr.M.Fuad Sezgin, Buhari’nin Kaynakları.

    4- Mevlana Şibli, asr-ı Saadet. 1. Cilt

    5- Ahmet Naim,Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi. Mukaddime.

    6- M.M.el’Azemi, llk Devir Hadis Edebiyatı, İz yay. 1993.

    7- Mahmut Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması.

    8- Prof.Dr.Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları.

    9- Prof.Dr.Sabri Hizmetli, Islam Tarihçiliği Üzerine.

    10- Dr.Subhi Salih, Hadis ilimleri ve Istılahları.

    Cevapla
  • 4. Ali Aksoy  |  Ağustos 3, 2007, 23:30 p

    Konu ile ilgili diğer yazılar için tıklayınız.

    Hadis ve Sünnet Meseleleri

    Cevapla
  • 5. UYARI  |  Ağustos 9, 2007, 23:30 p

    ALİ AKSOY AZILI BİR SÜNNET DÜŞMANIDIR!!..

    BU BATIL İNANCI SAVUNANLAR MEZHEP VE SÜNNETLERLE İLGİLİ ZİHİNLERİ BULANDIRIP ŞÜPHEYE DÜŞÜREREK DİNİ İÇTEN YIKMAYA ÇALIŞMAKTALAR.DİĞER BİR HALDEDE BUNLAR CAHİLLİK VE AKILSIZLIKTAN BU DİN DÜŞMANLARINA KANARLAR.
    ŞİMDİ ALİ AKSOY SÖYLE NAMAZ KAÇ VAKİTTİR? VE BU VAKİTLER KAÇ REKATTIR??? SORUMA CEVAP VER.EĞER BATIL DÜŞÜNCENDE HALA ISRAR EDİYORSAN CEVAP VER.CEVAP VEREMEZSEN BU İKİ HALDEN HANGİSİ OLDUĞUNA SEN KARAR VER.EHLİ SÜNNET İNANCINA SALDIRIDA BULUNURKENDE MİLYON KERE BİRDAHA DÜŞÜN!… DÜŞÜN!… DÜŞÜN!…

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Trackback this post  |  Subscribe to the comments via RSS Feed


Kitap indir

Gençliğin imanını sorularla çaldılar Pdf formatında indirmek için resmin üzerine tıklayınız. Kitap hakkında daha fazla bilgi edinmek yada farklı formatta indirmek için buraya tıklayınız.

Blog Stats

  • 1,888,852 hits

GençMücahid.Net


%d blogcu bunu beğendi: